Mustafa İNAN

Karpuz kabuğundan gemiler yapmak…

Cumhurbaşkanı Ermenistan’a giderse…

Eylül13

2010 Dünya Kupası grup mücadelesi için bildiğiniz gibi Ermeni meslektaşı Abdullah Gül’ü Erivan’a, maçı beraber seyretmek için davette bulundu. Daveti spor müsabakasından arındırıp incelediğinizde, gerçekten de bir önemli. 73 yıl önce, dönemin Başbakanı İsmet İnönü Ermenistan’da 5-6 saat kalarak bir sabah kahvaltısı yapmıştı.1991 yılında Ermenistan-Türkiye ilişkileri kesilmiş, iki ülke arasına soğuk bir duvar örülmüştü. Tam bu esnada, böyle bir daveti iyi değerlendiren Cumhurbaşkanı Gül, Ermenistan’a gitme kararı aldı. Maçı Ermeni meslektaşı ile birlikte izlemek üzere…

Ermenistan’da da, Türkiye’de de bu ziyaretin gerçekleşmesini istemeyen insanların olduğu gerçek. 2 gün öncesine kadar ben de istemiyordum. Ne oldu da fikrin değişti derseniz, okumaya devam ediniz.

Devamını okuyun »

Darbe çığırtkanlığı yasal olursa…

Ağustos31

Bilindiği gibi Türk Silahlı Kuvvetleri dünyanın 8. büyük ordusudur. Türk Silahlı Kuvvetleri denildiği an diğer ülkelerde panik ve kötümser bir hava oluşur. Bu sene Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni ziyaret eden Sayın Büyükanıt’tan rahatsız olan Rum kesimini hatırlayın. (Sayın Yaşar Büyükanıt o tarihte Genelkurmay Başkanı’ydı.)

Silahlı kuvvetlerimiz bu doğrultuda %100 mükemmeldir. Lâkin 1960′da, 1980 ve 1997′de asker kötü bir siyasî politika izlemiştir. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ulusalcı kitle tarafından siyasî çekişmelerin merkezine ısrarla çekilmek istendiği şu günlerde, Genelkurmay Başkanlığı’nda devir-teslim töreni yaşandı.

Devamını okuyun »

Devletle bağını koparan, başka listeye girer

Ağustos29

Bunların yaptıklarını, amaçlarını ve yapacaklarını öğrendiğimde; kendimi milliyetçilik duygusundan arınmış gibi hissettim. Öyle ki bizim milliyetçilik dediğimiz şey, aslında hiçbir şeymiş. Danıştay üyesini katletmek, Kara Kuvvetleri Komutanlığı’ndan el bombaları (ç)almak, mason ve papaz öldürmekmiş oysa milliyetçilik. Şehitlere, annelerine ve Türk Milleti’ne hakaret etmekmiş oysa milliyetçilik…

21. yüzyılda, milliyetçilik ve ırkçılık denen iki kavramı eline ve yüzüne bulaştıran onlarca insan var. Bunların çoğu bürokrat, kalanları da solcu. Sağcılar genelde yobaz diye nitelendirilir. (Ben sağcı ya da solcu değilim. Kendi fikir ve düşüncelerim var.)

Devamını okuyun »

Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu

Ağustos28

Bugün bir öküzle karşılaştım. Hem de şehrin tam göbeğinde. Bursa, Heykel dolmuş duraklarının önünde. Şehir merkezinde öküzün ne işi mi var? Ne işi olduğunu merak ediyorsanız okumaya devam edin.

Özel bir kargo şirketinin Heykel Şube’sinden paketimi aldım ve dolmuşa binmek üzere durağa geldim. Tam gideceğim yerin dolmuşu gelmişken, göz göze geldiğim bir insan dik dik beni süzdü. Daha sonra ben hızlı adımlarla, dolmuşun ön kapısını açtım ve tam binmek üzereyken, “Müsaade eder misin” diye bir soru yöneltildi. Arkamı döndüm ve göz göze geldiğim şahısla aynı kişi olduğunu ibretle gördüm.

Devamını okuyun »

Menfaatlenen ama çaktırmayanlar

Ağustos27

Türkiye Cumhuriyeti’nde ikamet eden, yine bu ülkenin suyunu içen, hizmetini alan ama sanki ecnebi ülkesi gibi bu ülkeyi taşlayanlar var. Hem de bu insanlar topluma mal olmuş, aziz görünümlü tipler. Kim olduğunu fazla düşünmenize gerek yok: Hıncal Uluç.

Hangi yazısını okursanız okuyun, Türkiye leyhine bir tek cümle göremezsiniz. Kaleminin kafiyesini Türkiye Cumhuriyeti’ni hor, insanlarını da mazlum görmekten alıyor. Geçenlerde “Utanç abidesi” isimli bir yazı yazdı.

Devamını okuyun »

Mola bitti, keyif sürüyor…

Ağustos22

11 Ağustos 2008 Pazartesi günü 15.00′da Ankara’ya doğru başlayan yolculuğum, nihayetinde bugün son buldu. Ankara’da çok özel günler geçirdim ve pırlanta gibi insanlarla tanıştım. Her birine defalarca teşekkür ediyorum. Ankara’dan dönüşüm Balıkesir’in Erdek ilçesine, oradan da Bursa’nın Mustafa Kemâl Paşa ilçesine doğru seyir etti. Çok güzel yerler ve tertemiz insanlar tanıma fırsatı buldum.

Çok ilginç şeyler duydum, öncelikle bunları yorumlayacağım. Örneğin bir büyüğüm dedi ki: “Kuran-ı Kerim’i Türkçe okumak günahtır”

Devamını okuyun »

Kayacı’nın oyunu 3 ile çarpacağız

Ağustos14

Bu satırları Ankara’dan yazıyorum. Burası en az İstanbul kadar geniş ama ondan biraz daha seyrek insanı barındırıyor. Evde yeteri kadar kitap okuduğumu düşündüm ve bir şeyler yazma zamanının geldiğini hisseder gibi oldum. Yazmam gereken şey şu olmalı: Aysun Kayacı.

Eğitim yoksunu bir insan: 15 yaşında mankenliğe atılmış ve ilk olarak tanıtım reyonlarında işe başlamış. 15 yaşındaki çoçukları bizim eğitim sistemimiz 8. sınıfta okutuyor. O hâlde Aysun Kayacı’nın eğitimli olduğunu söyleyemeyiz. Belki de kendisi bu satırları okuduktan sonra bana gıcıklık olsun diye parası neyse verir ve özel bir üniversiteye kaydolur. Malum, kayıt sezonu geliyor ve İstanbul’da bir sürü özel üniversite var.

Yalnız Aysuncuğum, ”Paranın satın alamayacağı şeyler vardır, geri kalan her şey için Master Card” derler. Sana lâzım olan şey bu cümlenin ilk satırlarında gizli.

Sayın Kayacı’dan ricam, bana ulaşsın ve en son okuduğu kitabın adını bildirsin. Harry Potter’ı mı okudu yoksa en son? Utanmasın da ben hiç kitap okumadım desin. Dünya seks ortalamasının altında ya da üstünde olup olmadığımı kontrol etmek için bazen dergi okurum, onun dışında pek okumuşluğum yoktur desin.

Kayacı’da güzel bir vücut ama işe yaramayan bir merkezî otorite var. Vücut kitap okumaz, film izler. Beyin okur, anlamlandırır, gelişir. Bu düşünce insanlara bakış açımızı değiştirir. Velhasıl bizi biraz daha insanlaştırır.

Evet evet. Aysun Kayacı’nın oyunu 3 ile çarpacağız. Onda herkeste olmayan 3 şey daha var: “Görgüsüzlük, cahillik ve aklî yoksunluk”

Trust me Aysun! (Biraz da İngilizce olursa Amerikan ruhlu gençler bizi anlar diye şey ettim.)

14 Ağustos 2008, Ankara

Erdoğan’a bu çok hatırlatılacak

Ağustos1

Çarşamba günü 4.5 aylık maroton son buldu ve AK Parti’ye açılan kapatma davası 6′ya 5 kapatmama, 10′a 1 de hazineden 1/2 oranında mahrum bırakma cezası kesildi. O hâlde yargıçlardan 10′u AK Parti’nin bir şekilde lâikliğin odak noktası olduğunu doğruluyordu. Sayın Erdoğan sonuçtan yaklaşık 3.5 saat sonra Parti Genel Merkezi’nde bir konuşma yaptı ve “Bundan önce olduğu gibi, bundan sonra da Cumhuriyet’in temel niteliklerine sadık olacağız” dedi.

Doğal olarak muhalefet cehpelerinden de yorumlar yapıldı. Baykal: “Mahkeme krizi çözmedi, tespit etti.” dedi. Baykal’a göre ‘kapatma’ kararı çıksaydı kriz çözülecekti. (Sallayın Baykal’ı.)

Baykal’ın sağ kolu ve aynı zamanda Bursa milletvekili Öymen: “Bu lâiklerin zaferidir” şeklinde bir değerlendirme yaptı. Ne yani, biz lâik değil miyiz? Lâik nasıl olunur? Başörtüsü takan insanlarımız lâik değiller mi? Kapatsalardı lâik cumhuriyet kayıp mı verecekti? Lâiklik o zaman kaybedecek miydi?

İşte iki CHP’linin gerzek değerlendirmeleri bunlar, sıra bende.

Başkan Haşim Kılıç davanın kabulune karşı olduğu gibi, kapatılma ya da hazineden mahrum bırakma hükümlerinde de red oyu kullandı ve Öymen kendisine “Yargıç asıllı değil” dedi. Kapatılsın kararına imza atanlar gerçek yargıçlarmış. Bu Öymen Avrupa Birliği’ne de karşı. Sizce neden? Kendisi nemalandı ama ülkenin birlikten nemalanmasını istemiyor. Avrupa Birliğini bize layık görmüyor yani. Kendisi yıllarca dışarda bizi temsil etti. Konsolostu bu adam!

Sonuca gelirsek, kötünün iyisi oldu diyebiliriz. Bir kapatma kararı ülkeyi çok değişik yerlere sürükleyebilirdi. Yalnız AK Parti şunu unutmamalıdır ki, yeni bir anayasa ya da başka bir reform yaptığında diğerleri bunu direkt yüzlerine vuracak. Kısaca, “Bak Tayyip, sen mahkemeden sarı kart gördün. Ne çabuk unuttun!” diyecek muhalefet kanadı.

Bazı muhtelif medya kuruluşları: “Lâikliğe karşı odak olduğu mahkeme kararı ile kesinleşen AK Parti, yeni bir anayasa hazırlığına girdi. Bu anayasa da lâiklikten çok uzak olacak. Aman savcı, harekete geç!” şeklinde haberlerle yangına körükle gideceklerdir. Anlayacağınız Sayın Erdoğan’ın her adımında Baykal ve Öymen gibi İnönü tohumlu düşünürler bu konuda demeçler verecektir.

Herkes ‘kapatmama’ kararına epey şaşırdı ama benim pek şaşırdığım söylenemez. Çünkü böyle bir kararın çıkabileceğini 16 Haziran 2008 tarihli “Mahkeme yan çizebilir” isimli makalemde belirtmiştim.

Gördüğünüz gibi: “Akıl ve mantık çevresinde değerlendirmeler yaptığınızda kehanetlere hiç gerek kalmıyor. Baykal ve Öymen gibi düşünmemeniz bile sizi çoğu konuda haklı çıkarabilir.”

Bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olmak

Temmuz31

Çoğu kişinin ‘Hatırla Sevgili’ dizisinde öğrendiği tarihi bir olay vardır: “Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan 12 Mart darbesinden sonra idam edilmişlerdir.’ O zamanlar idam cezalarını mahkemeden sonra senato onaylıyordu. İsmet İnönü, “Siyasî suçlar idamla cezalandırılmamalı” derken, Bülent Ecevit’te onunla aynı fikirdedir. Lâkin Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel ise idamı doğru bulur. Daha sonraki yıllarda Demirel idamları talihsizlik olarak yorumlayacaktır.

Konumuz o zamanın siyasî tablosu değil, konumuz cehalet. Elbetteki idamları asla affetmeyeceğiz, kabullenmeyeceğiz ama bu Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının neyi savunduklarını bilmeden yapılamaz. Demek istediğim, şu an Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını kahraman olarak gören insanlarımız ne onların düşüncelerini, ne de düşledikleri Türkiye’nin nasıl bir şey olduğunu biliyor.

Bildikleri tek şey var: “Deniz Gezmiş ve arkadaşları birer kahramandı ve asıldı.” Bu bir diziye malzeme olmasaydı belki de çoğu bundan habersiz ölecekti. İş kahramanlık olunca sahiplenen de, destekleyenler de çok oluyor.

Şu an sokağa çıkalım ve Deniz Gezmiş’i soralım. Alacağımız cevap çoğu zaman değişmez: “Siyasî görüşleri sebebi ile idam edildiler”

Cevap doğru ama eksiktir. Deniz Gezmiş ve arkadaşları komünizmi özümsüyorlardı. Emperyalist güçler diye tanımladıkları şey, Türkiye’nin ittifak içersinde bulunduğu diğer devletlerdir. Amerika, İngiltere, Fransa, Yunanistan ve diğer sömürgeci devletler emperyalist tanımında önde gelir.

Yalnız unuttukları bir şey var: “Atatürk anti-emperyalist değildi, milliyetçiydi. (Bunu etnik milliyetçilik sananlar kendilerinden utanmalılar)  Ülkesinin menfaati için ittifak sağlama çabasına girerdi ama hiçbir zaman diğer devletlerden bir şey beklemezdi.”

Atatürkçü düşünceyi savunan çoğu kişi Deniz Gezmiş kahramandı der ve fanlarına abone olurlar. Deniz Gezmiş komünist devrimi gerçekleştirmeyi ve 1923 yılında Atatürk tarafından ilân edilen cumhuriyeti ortadan kaldırarak, Karl Marx tarafından imâl edilen sistemi düşlüyordu. O hâlde bu devrimin altında cumhuriyetin yanı sıra Atatürk de kalacaktı.

Bu konudaki idamlar kesinlikle yanlıştır. Diğer yanlış olan şey de, insanlarımızın idam edilene odaklanıp; idam edilenin neyi savunduğunu sorgulamadan sahiplenmesidir.

Bir kere daha anlıyoruz ki: ‘Bizim tek sorunumuz cehalet!’

Artık beni kimse yalnız bırakamaz

Temmuz30

Ayrılık ‘bizi bize’ hatırlatır.

Önce ürperir insan, sonra toparlanır. Uyuyana kadar kesin kararlıdır ama uyandığında aklına ilk o takılır. Derin düşünceler yerini hüzünlü bekleyişlere bırakır. Bazen ağlanır, bazen de saçmalanır. Önce aklına acaba şu an ne yapıyor, daha sonra da umrumda olmalı mı sorusu takılır. Aslında ayrılık, insana çok şey hatırlatır. Adam olana velhasıl…

Hayat, bir radyo frekansında konaklarken diğerlerinde kaçırdığımız şarkılardan farksızdır. Başkasına geçildiğinde bu sefer de bir öncekinin kaçırılacağının farkına varmaktır. Varlık, hangi frekansın daha iyi olacağı sorusunu asla yanıtlayamayacaktır. Arzuları hiçbir zaman azalmayacağı için daima şu anki kadar mutlu olacaktır.

‘İçini başkalarına açacaksan yaşama’ diyen adamla siz tanıştınız mı? Yahut da ‘Ben sevmekten hiç borçlu çıkmadım’ diyenle? İkisinin de aynı kişi olduğu alenîdir: Özdemir Asaf.

Ayrılık çok şey hatırlatır adam olana: Bazen Özdemir Asaf’la bile tanıştırır. Marjinal olma hevesinizi kaşımıza, gözümüze ya da başka uzuvlarımıza bir şeyler takarak belli etme amaçlarımız ’sidikle don yıkamak’ kadar saçmadır. En iyi marjinaller, karanlıktan kurtulanlardır. Işık hızına eriştiğimiz vakit karanlıktan kurtulacağızdır.

İnsanlar gelmeleri ile yalnızlıklarını giderenleri severler.
Gitmeleri ile kendilerini yalnız bırakanlara aşık olurlar.

Özdemir Asaf

« Eski YazılarYeni Yazılar »