| |
Tem 24
Dün gece Ülke Tv’de Demokrat Parti Genel Başkanı Süleyman Soylu vardı. Herkes gibi gündemi değerlendirdi ve partisinin hangi doğrultuda çaba sarfettiğini uzun uzun anlattı. Kısaca Soylu: ‘Şu an siyasette bir açmaz var. Bu açmazı biz çözeceğiz. Diğerleri gibi açmazlıklardan malzeme üretmeyeceğiz’ gibi atıflarda bulundu.
Açmaz dediği konu başörtüsü ile ilgili elbette. Mutabakatın sağlanması gerektiğini, aslında bu konunun meclisin gündeminde olmaması gerektiğini anlattı. Bunu üniversiteler arası kurul çözüme kavuşturacakmış. Buraya kadar yazdığım şeyler Sayın Soylu’nun düşünceleriydi.
Şimdi kendi değerlendirmelerime geçiyorum:
Öncelikle, üniversiteler arası kurul sentezi ile bahsedilen yer YÖK’tür. Bildiğiniz gibi 411 kişilik bir uzlaşma ile başörtüsüne üniversitede serbestlik getirildi ve YÖK üniversiteleri kanuna karşı gelmeme konusunda uyardı. Nazik bir şekilde, ‘Yasa çıktı, başörtülü öğrencileri okulunuza alınız’ dedi. Söyler misiniz bana, ‘Kaç üniversite bu kanuna uydu?’ Saymaya gerek yok. Çünkü 8′i geçmeyecektir.
Bırak üniversiteler arası kurulu, kanun çıkarsanız dahi bu sorun ortadan kalkmayacak demektir. AK Parti bu sorunu çözeceğim derken yüzüne gözüne bulaştırdığı konusunda hemfikiriz.
Aslında çözüm şundan ibaret:
Öncelikle anayasa mahkemesine kanun değişikliğini taşıyabilme sayısı arttırılmalıdır. Sanıyorum şu an imza sayısı 120′den az. Bunu 200 yaptığınız zaman otomatik olarak CHP devre dışı kalacaktır. MHP’de CHP’nin oyununa gelmeyeceği için uzlaşma yapmayacaktır. O hâlde yaptığınız kanunun anayasa mahkemesine takılma olasılığını ortadan kaldırmış olacak, hem de CHP’ye karşı bir dışlama politikası kazanacaksınız.
Bu işten sonra, MHP ile işbirliği içersinde ’sivil ve özgürlükçü’ bir anayasa hazırlayacaksınız. Karın ağrıları olabilir. Çünkü devrimlerde her zaman bu olmuştur. Zaten karın ağrıları olmazsa bu devrim sayılmaz. Dört dörtlük bir anayasa ile askerî anayasayı değiştirdiğiniz zaman doğal olarak darbe suçlulularından da hesap sorma yolunuzu açmış olacaksınız. Sonra YÖK nezninde üniversitelere bir mektup ile yasanın çıktığını, uyulmaması hâlinde suç kabul edileceğini ve bunun cezasız kalmayacağını bildireceksiniz.
Çözüldü değil mi?
AK Parti bu konuda hatalı. Çünkü yanlış bir politika izledi. Yanlış politikasının sonucunu değerlendiren Sayın Soylu’da AK Parti’nin önünün kesilmesinden siyasî zeminde nemalandığını söyledi. Eğer bu bakış açısı ile olayları değerlendirmeye kalkarsanız bundan çok kişinin nemalanmaya çalıştığını size kanıtlayabilirim. Örneğin AK Parti’nin bu işten nemalandığını söyleyerek siz de bir nemalanma peşindesiniz. Şöyle ki, onun bu işte samimi olmadığını, kendinizin daha iyi yapabileceğini savunarak nemalanma güdümü içersinde yorumlarınızı dile getirdiğinizi söylemek mümkün. O hâlde bir nemalanma söz konusu ise AK Parti’nin üzerinden sizin de nemalanmaya çalıştığınızı söyleyebiliriz.
Pekâlâ, o hâlde bu bakış açısı büyük bir yanılgıdır. Şu an AK Parti halkın gözünde alternatifi olmayan tek partidir. Uzun bir süre de böyle devam edeceğinin garantisini verebilirim. Bu halktan değil, Sayın Baykal, Sayın Bahçeli ve diğer muhalif kesimlerin iktidar kavgasındaki tutumlarından kaynaklanmaktadır.
Unutmayınız ki AK Parti’ye %48 oy veren halktır. Milletin gözünde AK Parti’yi sindirme, yok etme, ortadan kaldırma eylemleri direkt olarak halk tarafından benimsenecek ve en yakın seçimde sizlere gereken cevap verilecektir.
Sizin anlayamadığınız ya da görmezden gelmeye çalıştığınız tek nokta budur.
Tem 23
İki dönemdir Uludağ Üniversitesi’nde aynı kişi rektör: Profesör Doktor Mustafa Yurtkuran. Bildiğiniz gibi rektörler üç dönem arka arkaya görev yapamıyorlar. Bizim rektörde: ‘Benim hatalarım ya da yamuklarım sonraki rektörde ayyuka çıkabilir. En iyisi bizim hatunu rektör yapalım da koltuk yabancıya gitmesin’ diye düşündü muhtemelen. Olamaz mı?
YÖK sonunda doğru bir iş yaptı ve bunun gibi cambazlara ‘dur’ dedi. Sonra Mustafa Yurtkuran çıktı televizyonlara ve demokrasiden falan bahsetti. Eşinin demokratik bir şekilde diğer öğretim üyelerinin oylarını aldığını ve öyle aday olduğunu söyledi. Öyle ki, YÖK’te demokratik bir şekilde ‘gizli oylama’ ile diğer üç adayı köşke gönderdi. Bu demokrasi değil midir?
Bunu geçelim, Mustafa Yurtkuran her zaman demokrat bir insan olmaya özen gösterdi. Türban serbestisi hakkında yasa çıkmasına rağmen öğrencileri üniversitesine almadı. Demokratik bir şekilde ‘yasanan’ kanuna karşı geldi. Demek ki hakettin sen bunu. Şimdi kalkıp ‘demokrasiden ve insan haklarından’ bahsetmek sana hiç yakışmıyor.
Bunun gibi 3 aday YÖK’ten geri döndü. Neden? Bir diğeri yine eşini aday gösterdi, üçüncü rektör adayının hakkında ‘yolsuzluk’ söylentileri olduğu için YÖK bunu göze alamadı. Öyleyse iyi şeyler bunlar, hem de çok iyi.
Bugün 23 Temmuz 2008, saat de 13.28. Uludağ Üniversitesi’nde yeni rektör görevine başladıktan en geç 3 ay sonra Mustafa Yurtkuran hakkında iddialar ve soruşturmalar ortalıkta gezmeye başlayacaktır. Evet emin konuşuyorum çünkü işkillendim.
Sayın Yutkuran, dua etki yanılayım. 
Tem 22
Genç adamın arabası bozulmuştu. Saatlerce uğraşmasına rağmen, bir türlü sorunu tam olarak çözemiyordu. Arkasından bir ses duydu: ‘Birader, ne yapıyorsun orada?’ Soruyu yanıtlamak zorunda olduğunu hisseden genç: ‘Sorma, bijonları mazgala düşürdüm.’ Bu cevabın üzerine camdaki davetsiz misafir: ‘Düşündüğün şeye bak. Sök diğer lastiklerden birer tane, bijonsuz olana tak. Tüm lastikler 3 bijonlu olsun. Lastikçiye kadar öyle idare edersin.’ Genç biraz şaşkınlıkla denileni yapar ve davetsiz misafirin olduğu binaya bakar.
Hastane sandığı yer tımarhanedir. Bu hışımla: ‘Bu kadar akıllısın, ne işin var orada?’ diye cılız bir soru yöneltir. Camdaki: ‘Biz burada salaklıktan değil, delilikten yatıyoruz’ diye kısaca durumu özetler.
Dün bir film izledik. Eski ama kurgusu gerçek olduğu için pek sorun yaratmıyor. Adı ‘Akıl Oyunları’ ve John Nash isimli matematikçinin hayatını anlatıyor. John üniversitede burslu okur ama diğerlerinden farklı olmak ister ve özgün bir teori hazırlamak için uğraşırken olmayan şeyler görmeye başlar. Üniversitede yalnız yaşadağı hâlde gördüğünü söylediği oda arkadaşı ve Savunma Bakanlığı’nın muhbiri bunlardan birkaçıdır.
Daha sonra evlenir ve eşi hamile kalır. Bu sırada da hastalığı ilerler ve şizofreni tanısı koyulur. Nash artık çığrından çıkmıştır. Gördüğünü söylediği insanlar etrafında dolaşır ve onun aklına engel olmak için ellerinden geleni yaparlar. Hastanede insülin tedavisine başvurulur. Evine döndüğünde bitkin ve yorgundur. Ayrıca eşinin verdiği ilaçları da yutmaz, saklar.
Nash gördüğünü sandığı fizik ötesi insanlarla yaşamaya alışır. Princteon Üniversitesi’nde dersler vermeye başlar. Bu sırada Nobel’de ‘denge teorisi’ ödüle layık görülür. Film böyle uzar gider…
Filmin senaryosu ile Nash’in gerçek hayatı arasında örtüşmezlikler olduğu gerçek. Nitekim, Cesur Yürek filmindeki William Wallace’de gerçekten epey uzaktı.
Nash özgün teori bulmak için çalışırken delirmişti ve ben de bunu gördükten sonra internette el değmemiş bir şey bulmaktan vazgeçtim. Delirmekten korktuğum için değil, insanların her şeye tecavüze yeltendiği, ’sanal’ diye tabir edilen bir dünyayı aslında bizim yarattığımız için…
İçimizi dökmek ve bilgilenmek için internet güzel bir ortam. Diğer her olasılık ‘cinsellik ve terör’ barındırdığı için soyut, aynı zamanda yararsız. Yararlısını ve yararsızını biz bulduğumuz için almamız gereken ders, vermemiz gerekenden çok daha fazla.
Tem 20
Hukukçu ve siyaset adamı. Aşırı muhalif ve demokrat. Üniversitelerde türbanın serbest olmasına ve AK Parti’nin tüm adımlarına ezelden karşı. Halk ondan hıncını 22 Temmuz seçimlerinde aldı ama bunu bir zafer olarak ilân etti ve Rodos’a kadar yüzmeyi reddetti. 1938 doğumlu, evli ve iki çoçuk babası.
Sakalsız, tonton, ak saçlı ve gıdığı sarkık bir dede o. Kolay değil, Atatürk öldüğünde doğdu ve III kez O’nun partisinde Genel Başkanlık yarışını kazandı. Fakat çoğu kez karşısında bir aday yoktu. Ecevit’i örnek aldı ve ‘Adam oldun demektir’ şiirini çok sevdi. Belki de bu hırs, bu muhaliflik o şiirin şu mısralarından geliyordur: ‘Herkesin bırakıp gittiği noktada sen dayanabilirsen tek, adam oldun demektir.’
Deniz Baykal: ‘Türkiye’de bir darbe ortamı mı var? Bu nereden çıkarılıyor? Kim çıkarıyor?’ diye sorduğu soruların yanıtını da Niğde’nin Ulukışla ilçesinde vermişti aslında. Konuşmasında, ‘Ulukışla, sen önceden de yaptın bunu. Hadi, tekrar yap. Kahramansın, vatanseversin hadi Ulukışla!’ diyerek verdiği soruları kendisi yanıtlamış oldu. Elbette burada Ulukışla’nın halkına seslenmiyor.
Ulukışla’nın tarihine baktığınızda bahsettiği şeyler yok. Niğde’nin güzel ilçelerinden bir tanesi de Ulukışla. Deniz Baykal kelime oyunu yaptı. Şöyle ki, ‘Ulu Kışla’ Bu adres de belli: Ordu.
Kısaca Baykal: ‘Önceden de darbe yaptın, Başbakan astın. Bak Kenan Evren’e, darbe yaptı şimdi nü ressamı. Ülke çok ileri gitti, darbenle 30 yıl geri götür bizi. Biz Atatürk’ün partisiyiz, bize yol aç’ diyordu. Ulukışla’ya gelmeden önce Baykal’ın sorduğu o soruların asıl yanıtı bunlar.
Deniz Baykal’a kötü bir haberim var. İlki, o şiir benim de göz bebeğim ama ne yazık ki sen adam olamayacaksın. İkincisi, sen Genel Başkan’ı olduğun sürece Kemâilist bir partin ve %20′yi aşamayan bir oy oranın olacak. Çünkü İsmet Paşa’nın doğum yeri diye kale ilân ettiğin İzmir’de düşmek üzere.
Yarım asırdır milletvekilliğinden çok kazandın. Biraz da avukatlık yap. Unutma, hukuk adamısın sen. Bak Ergenekon Soruşturması’nın davası başlayacak.
Avukat lâzım, Baykal lâzım.
Tem 19
Adolf Hitler zamanında Almanların cinlere taptığı bir gerçek. Eski zamanlarda Avrupa’daki sarayların bir odalarını tuvalet diye ayırdıkları, sonra odanın hacmi dolunca pisliklerini pencereden aşağı attıkları da bir gerçek. Avrupa’ya tuvalet kültürünü atalarımızın öğretmiş olması da bir gerçektir.
Fakat 2008 Türkiye’sinde roller değişti. Çoçuklar Eminem gibi olabilmek için ellerinden geleni yapıyor. Zeki Müren, Ahmet Özhan ya da Orhan Hakalmaz hiç ilgimizi çekmiyor. Sadece Bülent Ersoy cinsel kimliği ile aklımızdan hiç çıkmıyor. Ahlâk, sadece dilimizde mırıldandığımız bir türkü gibi sararıyor.
Ne kadar da değiştik biz. Otobüsleri de Teksas eyaletine çevirdik. Koltuğu kim önce kaparsa tapulu malım muamelesini uygun görüyor. Yaşlı, gazi, anne ya da hasta diye özel durumlarla gözgöze gelmemek için gençler hep dışarısını izliyor. Dışarıda da yoldan geçen kızlara lâf sokuşturan maymunlardan fazla bir şey yok.
Televizyonlarda ulusalcıyım diye geçinen adamların ertesi gün bölücü başı ile kare kare fotoğrafları çıkıyor. Kimse, ‘Bana lâiklik diye yutturulan şey acaba gerçekte ne’ diye bir soru sormuyor. Lâikliği ideolojilerimizin uğruna seferber ettiğimizin farkına yalnızca Baykal varıyor. Tabiî ki bu durumda onun hoşuna gidiyor.
Kendimize sormamız gereken sorular var.
Soru 1) İnsanla hayvan arasındaki 28 farkı biliyor muyuz?
Cevabım) Bilseydik, 7 yaşındaki çoçuklara tecavüze yeltenmezdik.
Tem 17
Ben bu davanın avukatıyım diyen Baykal’ın yüzünü kızartacak fotoğraflar bulundu bugün. Yüzünün kızarmasından emin değilim ama fotoğraflardan mutlaka eminim. Öncelikle ilk resim Abdullah Öcalan manzaralı Doğu Perinçek’ten geliyor. İkili ne kadar da sempatik poz vermiş değil mi? Resim için buraya tıklayın.
Şu Ulusal Tv’de sık sık propagandası yapılan, ergenekon soruşturmasının baş sanıklarındandır Doğu Perinçek. Sayın Baykal bunun da avukatlığını otomatik olarak üstlenmiş oldu. Yarın belki de Baykal’ın da böyle fotoğrafları çıkacaktır, bilemeyiz!
Bildiğimiz tek şey var, o da artık midemizin bulandığıdır. Baykal gibi düşünen medyadan da, aman bana da sıçrar korkusu ile hareket eden köşe yazarlarından da, boş bir iddianeme diyen tiplerden de artık midemiz bulanıyor. En çok midemizi bulandıran da Sayın Baykal’ın avukatlığıdır.
Bir kez daha anladım, bunlara Kemâlist diyerek ne denli doğru bir tespit yaptığımı! Bizleri en çok üzen de ‘Cumhuriyet elden gidiyor, Atatürkçü düşünce derneğine katkılarınızı esirgemeyin’ tuzağına düşen halkımızdır. Ne tür bir oyun oynandığı apaçık ortada ve bu oyunda bir kez elenen bir daha sahneye çıkamıyor. En azından Deniz Baykal kadar riyakâr değilse çıkamıyor. Onu 6 senedir fasulyeden sayıyoruz.
Öğlen şehit cenazesine, akşam dağdakilerle yemeğe çıkan bir sürü peze**nk var bu ülkede. İşte safsata denilen ergenekon şu aşamada bile bunları bize göstermeye yetti. Bakalım dava açıldıktan sonra daha başka neler öğreneceğiz? O zaman kimlerden, niçin nefret edeceğiz?
Avukat bey hesap versin.
Tem 15
Cumhuriyet gazetesine bir bomba atılıyor. Bomba patlamıyor ve kimse en ufak bir zarar görmüyor. Daha sonra bombalarla benzer seri numaraları taşıyan başka bombalar Ümraniye’de bir evde bulunuyor. Kısa bir araştırmadan sonra bombaların Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın deposundan (ç)alındığı ortaya çıkıyor.
Araştırma derinleştiğinde ise Cumhuriyet gazetesi imtiyaz sahibi İlhan Selçuk örgüt üyesi olduğu için gözaltına alınıyor. Daha da derinleştiğinde gazetenin Ankara temsilcisi Mustafa Balbay gözaltına alınıyor. Bombalarda Ergenekon Terör Örgütü’nün parmağı olduğu netleşiyor ama Cumhuriyet gazetesi ezelden beri bu operasyonları AKP’nin siyasî rövanşı olduğunu savunuyor.
Şöyle bir baktığınızda ilginç bir manzara beliriyor, haklısınız. Halkın oy verdiği ve bu oyla muhalefet yapan bir partinin bu örgütün avukatlığına savunması da manzarayı biraz karartıyor. Sayın Baykal’dan bahsediyorum. O tonton, yaşım 70 diyen gıdığı ve ak ama bakımlı saçların sahibi Baykal’dan. Kendisi babannemle yaşıt, babannem de 1938 doğumlu. Her zaman en iyi hükümetin AK Parti olduğunu ve Baykal dönemlerinde neler çektiklerini anlatır durur.
Savcı Zekeriya Öz’ü alnından öpmek lâzım diyen Mehmet Metiner’e karşısındaki bayan, ‘Abdurrahman Yalçınkaya’nın da alnından öper misiniz’ sorusuna ‘evet’ yanıtını veren Sayın Metiner’i kutlamak gerek. Çünkü ülkede iktidar partisine kapatma davası açacak kadar cesur olan savcılarımız da var.
Bir diğer örneği de Fethullah Gülen için verebiliriz. Ondan ortada söylenenlere kanıp nefret duyguları kabaran, kin besleyen ve küfür eden bir toplumumuz var. Bu neden mi böyle? Çünkü onun cemaatini tanımıyorlar. Şu söz daha mutlak açıklıyor: ‘Bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olmak’
Bu ülkede felsefe iyi yapılıyor ama felsefenin temelinde bu söz yatar. Bilgimiz olmadan atıp tutuyoruz. Sonra Avrupa Birliği’ne bir telefon açıyor ve iş teklifinde bulunuyoruz. İş şu: ‘Sizinle bir iş yapmak istiyoruz. Sermayenin %30′unu Türkiye, kalan kısmını da siz karşılayacaksınız.’
Ben de birliğin yerinde olsam bu iş teklifini kabul etmem, Avrupa Birliği’ne işte bu yüzden giremiyoruz. Sokakta durun ve önünüzden geçen insanlara en son hangi kitabı okuduğunu sorun. On kişiden ikisi ‘o işler ilkokul yıllarımda kaldı’ diyecektir.
Şu hani her karanlık olayda dış güçler kelimesini kullanıyoruz ya, o işte tam bir safsata. Kendimizi kandırmamız için uydurulan bir muamma. Dıç güç de, iç güç de biziz ve yıllardır kendimizi aptallaştırıyoruz. Unutmayın. Kocaeli depreminde, beline kolon düştüğü için kıpırdayamayan kadına tecavüz eden öküzleri de bu ülke yetiştirdi.
Dış güç denen bir şey yok. Öküzler de, faşistler de, teröristler de bizim içimizde.
Tem 14
Bu sene de bildiğiniz gibi sonuçlar canlı yayında duyuruldu. Alâkam olmamasına rağmen ben de sunumu izledim. Dikkatimi öyle bir nokta çekti ki…
Ünal Yarımağan birinci olan öğrencilerin sunumunu yapıyor. Bir çoğunu da geçen seneden tanıdığını söylüyor. Sıra ikincilere geldi ve çok önemli bir şey söyledi: ‘Bu öğrencimizi bildiğiniz gibi geçen seneden de tanıyoruz. Kendisi geçen sene birinci olmuştu.’
Geçen sene birinci olan öğrencinin istediği yere yerleşmeme gibi bir seçeneği yok. Nereyi isterse istesin yerleşebilir. Öyleyse bu çoçuk bu sene tekrar neden bu stresi yaşamış?
Cevap bize dershanelerin tanımını da yapmış oluyor. Geçen sene birinci olan öğrenci dershaneden çok iyi bir para ya da başka bir şey almış olmalı ki, bunu bu sene de istiyor. Yahut dershane: ‘Bu sene üniversiteni oku ama önümüzdeki sene ÖSS’de yine derece yap. Masrafların da bizden. Dereceye girersen aldığından çok daha fazlasını verelim.’ diye pazar kurmuş.
Peki bu senenin birincisinin ilk söylediği şey neydi sizce? Aynen şunlardı: ‘Dershane ve okulun iyi programı sayesinde başarılı oldum. Özellikle de dershanem başarımda çok etkili oldu.’
Sen hiç çalışmadın demek? Emeklerin yok? Üstündeki tişörtün renklerine sattın bunları? Öyle mi?
ÖSS’de de mide bulandırıcı bir tezgah kurulmuş ve yıllardır aynı şeyler tekerrür ediyor. Bir yanda canla başla istediği puanı alabilmek için sabahlayan insanlar, diğer yanda da derece yaparsam bilmem kaç bin lira para alacağım diye çalışan gençler var.
Erdal Demirkıran’ın ‘Yerim Seni ÖSS’ kitabına atfen: ‘ÖSS bizi çoktan sindirmiş bile. Çalışmalarımızı, emeklerimizi ve onurumuzu bile.’
Tem 12
Chris Johnson’un ilginç bir özelliği vardır. Belki de bu özellik, 6 milyar insanın arasından ona çok özel bir kapı açıyordu. Chris kendisini etkileyecek olayların 2 dakika sonrasını görebiliyordu. Buna herkesten 2 dakika önde yaşamak da diyebiliriz. Bu sayede yapmayı düşlediği bir hareketin 2 dakika sonrasında neler olup bittiğini görebiliyordu.
Next isimli filmden bahsediyorum. Konusu ve oyuncu kadrosu ile mükemmeldi. Belki de Prestij’den sonra izlediğim bu türdeki en iyi filmdi. Chris’in önce hayalini kurduğu kızı elde etme çabaları ve onu kurtarma plânları harika ötesiydi.
Kendinizde böyle bir özellik olmasını ister miydiniz? Olsaydı neler yapmak isterdiniz? Düşünsenize, önünüzden çok hoşlandığınız bir bayan geçiyor. Hayalinizde ona yaklaşma metodları kuruyorsunuz ve bu metodların 2 dakika sonrasını da görebiliyorsunuz. Bir metod tutmadıysa diğerine geçiyorsunuz. Chris de buna benzer bir şeyi Liz’i tavlamak için yapıyordu.
Aslında Türkiye’de bu mümkün olsa bile 2 dakika sonra gördüklerinizin gerçek olma olasılığı çok az. Çünkü her an gündem değişebiliyor. Hiç aklımızda yokken ABD Konsolosluğu’na saldırı olabiliyor ya da iktidar partisine beklenmedik bir anda kapatma davası açılabiliyor. Bence Türk insanı için 2 dakika çok az bir süre. Bize an az 1 yıl sonrasını görebilme gücü gerekiyor.
Unutmadan, Chris’in sevgilisi Jessica Biel‘dı. Oyunculuğu ve kendisi muhteşemdi. 
Tem 12
Yılların hukukçusu ve 367 mucidi böyle bir hatayı nasıl yaptı hâlâ şoktayım. Sayın Sabih Kanadoğlu’ndan bahsediyorum. Geçenlerde Ergenekon Soruşturması’na atfen dedi ki: ‘Bunların hepsi plan. Suç olabilmesi için eylem gerekli. Eylem olmadan da ceza veremezsiniz. Ancak örgüt kurma suçundan yargılayabilirsiniz.’
Türkçesi şöyle: ‘Bu adamlar darbe girişiminde bulunmuşlar ama başaramamışlar. Siz bunları başardıkları şeylerden yargılayabilirsiniz ve onlar da suç işlemek üzere kurulan örgütten başka bir şey olamaz.’
Duyunca epey şaşırmıştım. Ceza kanunlarında ‘adam öldürmeye kasten teşebbüs’ denen bir suç var. Bilginiz muhakkak vardır. Mahkûma, ‘adam öldürmeye kasten teşebbüs’ suçundan ‘müebbet hapis’ bile verilen davalar var. Çünkü mahkûm elinde olsa öldürecektir. Potansiyel suçludur ama eylem engellenmiştir. Belki de tahliye edilse ilk işi başaramadığı şeyi gerçekleştirmek olacaktır.
Bu adamlarda (add, emekli paşalar) 2004 senesinden sonra çeşitli darbe girişimlerine kalkışmışlar ama çeşitli engellemeler sonucu başarısız kalmışlar. Planlı ve örgütlü darbe girişiminde bulunmak, ‘adam öldürmeye kasten teşebbüs’ suçundan farksız mı? Darbe yerine adamı koyduğunuzda, yani ‘empati’ yaptığınızda farkı anlayacaksınız.
Sabih Kanadoğlu’nu dinlesek ve eylem olduktan sonra yargılamaya kalksak; yargılayabilir miyiz? Katiyen yargılayamayız. 1960′da ve 1980′de yargılayabildik mi? Hem yargılamadık, hem de başımıza Cumhurbaşkanı olarak diktik. 1960′da genç subayların başı Cemal Gürsel’i, 1980′de de Kenan Evren’i Cumhurbaşkanı yaptık biz.
Sabih Bey görevi sırasında da böyleydi, şimdi de böyle. Kendisine tavsiyem elini, ayağını çeksin siyasetten ve evinin arka bahçesinde torunları ile evcilik oynasın. Yoksa kendisi hakkında yazacağım bir sürü makale olacak. Artık onun gibilerle uğraşmak istemiyorum.
Ben büyüyen, gelişen, insan haklarına tüm Avrupa’dan daha çok önem veren, Amerika’nın muhtaç olduğu bir Türkiye yazmak istiyorum.
Sabih Kanadoğlu’nun o hezeyan fikirlerini değil.
Kopyalayabilir, çalabilir ya da ben yazdım diyebilirsiniz.
|
|
Son Yorum