Doğum tarihimdeki birler hayat boyu peşimi bırakmadı. (’01.11′) Annanemi ben değil, annem bile hiç göremedi. Hecelemeyi ve okumayı dedemden öğrendim. Geçen sene mezar taşına dikkat ettim, meğer onunla aynı mezar taşına sahip olacağımı ve sadece tarihlerin farklı olacağını hayretle teyit ettim. Ölmedi, bundan öncekiler gibi 10 sene önce sırasını savdı o…

Asla yemek seçmedim. Seçene de pek hayırlı gözlerle bakmadım. Sudan’da kıtlık sırasında çekilen fotoğrafı daha unutmadım. Çok küçük bir çoçuk, az ilerdeki Birleşmiş Milletler yemek kampına doğru sürünüyor. Hemen gerisinde bir akbaba da onun ölmesini bekliyor. Kevin’ın fotoğrafı çektikten sonra o çoçuğa yardım etmemesini ve 3 ay sonra intihar etmesini hiç affetmeyeceğim.

Geceleri uykuya dalmadan önce, telefonumun radyosunu açıp birkaç müzik dinlemeden asla uyuyamadım. Hayatımın hiç bir anında ‘herkesin bırakıp gittiği noktada, sen dayanabilirsen tek, adam oldun demektir’ sözünden mahrum yaşamadım. Olabilecek her şey için mücadele etmemem söz konusu olmadı.

Sabahları zeytinyağı içersinde üzerlerinde çeşitli baharatlarla birlikte yüzen zeytinlere ekmeğimi bandırmak ve haber programı izlemekten aldığım zevki pek çok şeyden alamadım. Makarnayı da yoğurtsuz yemeyi hiç beceremedim. Özgün olmayı kafama koyduğum andan itibaren marketten hiç ekmek almadım. 50 metre daha çok yürüyerek bana çok şey anlatan ekmek fırınının o kokusundan mahrum kalmadım.

Birçok kişinin anlamamasına rağmen ‘yürüyen merdiven’ kullanmadım. Hep yürüyen ve mücadele eden ben oldum. Hiç bir zaman merdivenin benden hızlı yürümesini beklemedim.

Ulusalcılarla hiç anlaşamadım, hatta tehdit bile aldım. Deniz Baykal, Tuncay Özkan, Doğu Perinçek, İlhami Erdil, Bülent Ersoy, Fatma Gül ve Esra Erol her zaman midemi bulandırdı.

Engin Ardıç ve Emre Aköz’ü her zaman alkışladım. Türkiye’nin onlar gibi düşünenlere ihtiyacı olduğunu bilerek yazmaya çalıştım.

****

Devam edecek…