Baykal bana da dava açtı

Geliştiren Hikâyeler Yorum Ekle »

“Sayın Mustafa İNAN,

Şu sıralar başımızda çok dava var. İnanmazsınız ama yaz gribi oluyoruz fakat sümüğümüzü peçeteye sokuşturacak vaktimiz bile yok. Fakat sizin sitenizde yayımladığınız makalelerin aşırı üzerimize geldiğini gördük. Kabul ediyoruz, iyi tespitler yapıyorsunuz. Lâkin bizki İsmet Paşa ile ateşlenmiş bir CHP zihniyetiyiz. Halkçıyız, lâiklik en değerli ilkemiz.

Sitenizde hakkımızda epey makale oluşturulduğunu gördüğümüz anda, lâikliğin odak noktası olduğunuzu fark ettik. Sanırım hosting sağlayıcınız Amerika’da ama biz yine de Cumhuriyeti tehlikede gördük. Evet yanılmadınız. Size, lâikliğe aykırı eylemlerde bulunduğunuz için bugün dava açtık. Utanmıyoruz, şu ana kadarki gibi.

Sanırım siz de Fethullahçısınız ya da kömürden nasibinizi aldınız. Şu başımızdaki ‘usulsüzlük’ belasını bertaraf ettiğimiz anda sizinle iletişim kuracağız. Aslında böyle bir derdimiz olmayacaktı ama bu sefer üzerini örtemedik. Şu AKP üstümüze çok gelmeye başladı. 6 senedir kafamızı nereye sokacağımızı bilemez olduk.

Yine de yılmadık. 3.5 ay önce ilk çelme takıldı. Biz de şu açıdan baktık: Biz bu AKP denen illetle demokratik sistemde yarışamayacağımız. Bari şu işi başka yolla çözelim. Bu uğurda açılan kapatma davasını haklı ve yerinde bulduk. Söylemesi ayıp, ekmeğimize öyle bir yağ sürdü ki…

Neyse, biz size dava açtığımızı bildirir ve bundan sonraki yazılarınızda dikkatli olmanızı temenni ederiz.”

CHP, Başkan

(Bu makaleyi ‘Geliştiren Hikâyeler’ kategorisinde yayımlamayı uygun buldum. Çünkü bu makale adamı epey geliştirebilir.)

Biz eskiden böyle değildik

Geliştiren Hikâyeler Yorum Ekle »

Bursa’da oturanlar bilirler. Bu-Kart denen bir sistem var. Metro ve özel halk otobüslerinde kullanılan manyetik kartlar. İstediğiniz bir meblağ olarak bakiye yükletiyorsunuz ve bu sayede otobüs ya da metroya kart aracılığı ile biniyorsunuz.

Bugün bu kart yanımda olmadığı için Gemlik/Kurşunlu’dan hareketli bir yolculukla geldim. Otobüse bindim ve şöfere burada tek geçişlik bilet satılmadığını ve bu yüzden ilerde bir durakta bilet alacağımı söyledim. O da bunu bildiği için ‘tamam’ diyerek beni bilet satılan ilk durakta uyardı. Neyse, ben işimi hallederek en yakın koltuğun cam kenarına oturdum.

Kart okutulan makinanın hemen arkasında olduğum için kim ne şekilde biniyor görebiliyorum. Yaklaşık 30 kadar yolcu bindi, ancak içlerinden 3 tanesi tek geçişlik kart kullanmıştır. Diğerlerinde hep özel ‘Bu-Kart’ vardı. Neyse ilerledik ve 2 bayanın bindiği durağa geldik. Bayanlar dışarıdan gelmiş, sistemi bilmiyor.

Şöföre durumu anlattılar. Şöför de içeriye anons yaptı. Ücreti ödenmek üzere kartında bakiye olan yardımcı olsun diye. Arkama bakma gereği bile duymadım çünkü birisinin mutlaka kartını vereceğini biliyordum. Siz de böyle düşünmez misiniz? İçerde en az 30 tane bakiye yüklü kart sahibi ‘insanım’ diye geçinenler var!

Şöförün 3 kere tekrar etmesine rağmen yanıt gelmedi. Yanımdaki teyze ağır ağır çantasından kartını çıkardı ve uzattı, ‘al yavrum’ dedi. Bayanlar yaşlı teyzeye teşekkür üzerine teşekkür ettikten sonra ücreti verdiler. Teyzenin geç uzatmasını ilerleyen yaşından dolayı ağır hareket etmesine bağladım. Kartı kullanan bayanın 5 lira uzatmasına teyze, ‘fazladır bu kızım’ demez mi? Şöförden doğru yanıtını aldıktan sonra teyze parayı kabul etti.

Bu olaydan çok şey çıkarılır:

- Gün geçtikçe atalarımızın bize aşıladığı yardımseverlik duygusunu yıpratıyoruz.

- Cebimizde kartımız var ama yüreğimizde ‘yardımseverlik’ denen bir duygu yok.

- En önemlisi, bir gün aynı olayın bizim de başımıza gelebileceğini düşünemeyecek kadar zavallıyız.

Kartım yanımda değildi ama 2. maddedeki şeye sahiptim.

Herkes için biraz mutluluk

Geliştiren Hikâyeler Yorum Ekle »

Jerry, çevresindekilerin çok sevdiği insanlardan biriydi. Keyfi her zaman yerindeydi. Her zaman söyleyecek olumlu bir şey bulurdu. Hatta bazen etrafındakileri çıldırtırdı bile. Bu adam, bu halde bile nasıl iyimser olabiliyor? Birisi nasıl olduğunu sorsa; “Bomba gibiyim” diye yanıt verirdi hep. “Bomba gibiyim.” Jerry bir doğal motivasyoncuydu.

Yanında çalışanlardan biri, o gün, kötü bir günündeyse, Jerry yanına koşar ve duruma nasıl olumlu bakılacağını anlatırdı. Bu tarzı fena halde düşündürüyordu beni. Bir gün Jerry’ye gittim. Anlayamıyorum dedim. Nasıl olur da her zaman, her koşulda bu kadar olumlu bir insan olabiliyorsun. Nasıl başarıyorsun bunu?

Her sabah kalktığımda kendi kendime Jerry bugün iki seçimin var: Havan ya iyi olacak, ya kötü derim. Havamın iyi olmasını seçerim. Kötü bir şey olduğunda yine iki seçimim var: Kurban olmak ya da ders almak. Ben başıma gelen kötü şeylerden ders almayı seçerim. Birisi bana bir şeyden şikâyete geldiğinde, yine iki seçimim var. Şikâyetini kabul etmek ya da ona hayatın olumlu yanlarını göstermek. Ben hayatın olumlu yanlarını seçerim.

Yok daha neler, diye protesto ettim. Bu kadar kolay yani? Evet, kolay dedi Jerry. Hayat seçimlerden ibarettir. Her durumda bir seçim vardır. Sen her durumda nasıl davranacağını seçersin. Sen insanların senin tavrından nasıl etkileneceklerini seçersin. Sen havanın, tavrının iyi ya da kötü olmasını seçersin. Yani sen, hayatını nasıl yaşayacağını seçersin!

Jerry’nin sözleri beni oldukça etkiledi. Onu, uzun yıllar görmedim ama hayatımdaki talihsiz olaylara dövünmek yerine, seçim yapmayı tercih ettiğimde hep onu hatırladım.

Yıllar sonra, Jerry’nin başına çok tatsız bir şey geldi. Soygun için gelen hırsızlar, paniğe kapılıp, Jerry’yi delik deşik etmişler. Ameliyatı 18 saat sürmüş, haftalarca yoğun bakımda kalmış. Taburcu edildiğinde, kurşunların bazıları hâlâ vücudundaymış.

Ben onu, olaydan altı ay sonra gördüm. Nasılsın? diye sorduğumda, bomba gibiyim dedi bomba gibi. Olay sırasında neler hissettin Jerry dedim. Yerde yatarken, iki seçimim var diye düşündüm. Ya yaşamayı seçecektim, ya ölümü. Ben yaşamayı seçtim.

Korkmadın mı, şuurunu kaybetmedin mi? Ambülansla gelen sağlık görevlileri harika insanlardı. Bana hep İyileşeceksin merak etme dediler ama acil servisin koridorlarında sedyemi hızla sürerlerken, doktorların ve hemşirelerin yüzündeki ifadeyi görünce ilk defa korktum. Bu gözler bana; Bu adam ölmüş diyordu. Bir şeyler yapmazsam, biraz sonra ölü bir adam olacaktım gerçekten.

Ne yaptın diye merakla sordum. Kocaman bir hemşire yanıma yaklaştı ve bağırarak herhangi bir şeye alerjim olup olmadığını sordu. Evet diye yanıt verdim, var. Doktorlar ve hemşireler merakla sustular. Derin bir nefes alarak kendimi toparladım ve bağırdım: Benim kurşunlara alerjim var!

Doktorlar ve hemşireler gülmeye başladılar. Tekrar bağırdım. Ben yaşamayı seçtim. Beni bir canlı gibi ameliyat edin. Otopsi yapar gibi değil.

Jerry, sadece doktorların büyük ustalıkları sayesinde değil, kendi olumlu tavrının büyük katkısı ile yaşadı. Yaşaması bana yeni ders oldu. Her gün, hayatımızı dolu dolu yaşamayı seçme şansımız ve hakkımız olduğunu ondan öğrendim ve her şeyin kendi seçimimize bağlı olduğunu…

Bu yazıyı okudunuz. Şimdi iki seçiminiz var:

1. Unutup gitmek.
2. Kesip saklamak, fotokopisini çıkarıp, dostlarınıza dağıtmak.

Ben seçimimi yaparak yayımlıyorum. Ya siz?

Kör kuyu

Geliştiren Hikâyeler Yorum Ekle »

Günlerden bir gün, köylerden birinde, adamın birinin eşeği, kuyunun birine düşmüş.Niye düşer, nasıl düşer sormayın. Eşek bu. Düşmüş iste. Belki kör bir kuyuydu, ağzı tahtayla kapatılmıştı, belki üzerine de toprak dökülmüştü. Zamanla tahta çürüdü, zayıfladı, üzerindeki toprakta biten otları yemek isteyen eşeğin ağırlığını çekemedi ve güm diye eşeği yuttu kuyu. Hayvancık saatlerce acı içinde kıvrandı, bağırdı kendi dilinde. Sesini duyan sahibi gelip baktı ki vaziyet kötü.

Zavallı eşeği kuyunun dibinde melül mahzun bakınıyor. Üstelik yaralanmış. Karşılaştığı bu durumda kendini eşeği kadar zavallı hisseden adamcağız köylüleri yardıma çağırdı. Ne yapsak, ne etsek, nasıl çıkarsak soruları havada kaldı. Sonunda karar verildi ki kurtarmak için çalışmaya değmez. Tek çare, kuyuyu toprakla örtmek ve hayvanı kuyuya gömmek.
Ellerine aldıkları küreklerle etraftan kuyunun içine toprak attılar. Zavallı hayvan, üzerine gelen toprakları, her seferinde silkinerek dibe doktu. Ayaklarının altına aldığı toprak sayesinde her an biraz daha yükseldi ve sonunda yukarıya kadar çıkmış oldu. Köylüler ağzı açık kalakaldı.

Hayat, bazen bizim de üzerimize abanır. (Ne bazeni, çoğu zaman.) Üstümüzü toz toprakla örtmeye çalışanlar çok olur. Bunlarla baş etmenin tek yolu, yakınıp sızlanmak değil, düşünüp silkinmek ve kurtulmak, aydınlığa adım atmaktır. Kör kuyuda olsak bile!

Mücadele

Geliştiren Hikâyeler Yorum Ekle »

Yaşlı kızılderili reisi kulübesinin önünde torunuyla oturmuş, az ötede birbiriyle boğuşup duran iki köpeği izliyorlardı. Köpeklerden biri beyaz, biri siyahtı ve on iki yaşındaki çocuk kendini bildi bileli o köpekler dedesinin kulübesi önünde boğuşup duruyorlardı.

Dedesinin sürekli göz önünde tuttuğu, yanından ayırmadığı iki iri köpekti bunlar. Çocuk, kulübeyi korumak için biri yeterli gözükürken niye ötekinin de olduğunu, hem niye renklerinin illa da siyah ve beyaz olduğunu anlamak istiyordu artık. O merakla sordu dedesine.

Yaşlı reis, bilgece bir gülümsemeyle torununun sırtını sıvazladı.

- “Onlar” dedi,

- “Benim için iki simgedir evlat.”

- “Neyin simgesi” diye sordu çocuk.

- “İyilik ile kötülüğün simgesi. Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik ve kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onları seyrettikçe ben hep bunu düşünürüm. Onun için yanımda tutarım onları.” Çocuk, sözün burasında, mücadele varsa, kazananı da olmalı diye düşündü ve her çocuğa has bitmeyen sorulara bir yenisini ekledi:

- “Peki, sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?” Bilge reis, derin bir gülümsemeyle baktı torununa:

- “Hangisi mi evlat? Ben hangisini daha iyi beslersem!”

Bardağı yere bırak!

Geliştiren Hikâyeler Yorum Ekle »

Üniversite profesörü elinde su dolu bir bardağı tutarak, herkesin göreceği bir alanda dersine başladı. İlk sorusu, ‘bu nedir’ oldu. Öğrencilerden ‘dolu bir bardak’ yanıtını aldı. Bunun üzerine, ‘ağırlığı ne kadardır’ diye sordu. Bu sefer ‘50 mg, 110 mg, 120 mg’ diye tahminler aldı. Tahminler bittiten sonra açıklamada bulundu: ‘Evet, tartmadan bilemem’

Bunun üzerine, ‘bu bardağı bir dakika tutsam ne olur’ diye sordu. Öğrenciler hepsi bir ağızdan: ‘Hiçbir şey’ yanıtını verdi. Proseför: ‘Tamam, peki bir gün boyunca tutsam ne olur’ diye sordu. Öğrenciler, ‘kolunuz yorulur, kalp spazmı gibi problemler boy göstermeye başlar ve hastaneye gitmek zorunda kalabilirsiniz’ dediler. Profesör tekrar söze girerek: ‘Peki tüm bu gelişmeler yaşanırken, bardağın ağırlığında bir değişiklik olur mu’ sorusunu sordu. Öğrenciler kora hâlinde: ‘Hayır’ dediler.

Bunun üzerine profesör, o muhteşem derse başladı: ‘Acıdan ve ağrıdan kurtulmak için ne yapmam gerekir’ dedi. Öğrencilerden biri: ‘Bardağı yere bırakın’ dedi. Profesör d, ‘Kesinlikle’ yanıtını verdi.

Hayatın problemleri de böyle bir şeydir. Onları kafanda birkaç dakika tutarsın. Bir sorun yokmuş gibi görünür. Uzun bir süre düşünürsün, başınız ağrımaya başlar. Artık seni bitirmeye ve hiçbir şey yapamamana neden olur. Hayatınızdaki mücadeleleri ve problemleri düşünmek önemlidir. Fakat daha önemlisi onları her günün sonunda, uyumadan önce yere bırakmaktır. Bu şekilde strese girmez, her gün taze bir beyin ile uyanıp her konuyla ve yolunuza çıkan her mücadele ile başa çıkabilecek güçte olursunuz. Bu yüzden bugün ofisten ayrıldığınızda, sevdiklerinize şunu hatırlatın:
“Bardağı yere bırak!”

Ben evden kaçacağım

Geliştiren Hikâyeler Yorum Ekle »

Çok telaşlı bir günde, kocamla evin içinde oradan oraya koşuştururken, dört buçuk yaşındaki oğlumuz Justin Carl´ı yaptığı yaramazlıklar nedeniyle sürekli azarlıyorduk. Bir süre sonra, kocam dayanamayıp, Justin´e köşede ayakta durma cezası verdi. Justin cezayı sessizce kabullendi, ama pek mutlu görünmüyordu. Birkaç dakika sonra, “Ben evden kaçacağım.” Dedi.

Çok şaşırmıştım ve sözlerine çok öfkelenmiştim. “Öyle mi?” diye bağırdım. Ama arkamı dönüp bakınca, bana melek gibi göründü, o kadar küçük, masum ve mutsuzdu ki.

Yüreğim sızladı ve çocukken aynı şeyleri söylediğimi, kendimi çok yalnız hissettiğimi ve kimsenin beni sevmediğini düşündüğümü anımsadım. Aslında bu sözlerle çok daha fazla şey söylüyordu. İçinden ağlıyordu, “Beni görmezden gelmeyin, lütfen fark edin beni! Ben de önemliyim. Lütfen beni istediğinizi, bana gereksinim duyduğunuzu ve beni koşulsuz sevdiğinizi hissettirin bana.”

“Tamam Jussie, evden kaçabilirsin.” Diye fısıldadım, bir yandan giysilerini toplarken. “Evet, pijamaların gerekecek, palton …”

“Anneciğim,” dedi, “ne yapıyorsun?”

“Ayrıca benim paltomu ve geceliğimi de almalıyız.” Bütün bu giysileri bir çantaya yerleştirdim ve çantayı sokak kapısının önüne koydum. “Tamam Jussie, evden kaçmak isteğinden emin misin?”

“Evet, ama sen nereye gidiyorsun?”

“Eğer sen evden kaçıyorsan, annen de seninle geliyor, çünkü senin yalnız kalmanı istemem. Seni çok seviyorum, Justin Carl.”

Konuşurken birbirimize sarılmıştık. “Neden benimle gelmek istiyorsun?”

Gözlerinin içine baktım. “Çünkü seni seviyorum, Justin.. Sen gidince benim tüm yaşamım değişir. Bu yüzden eğer sen gidersen, ben de seninle gelirim.”

“Babam da gelir mi?”

“Hayır, babanın kardeşlerin Erickson ve Trevor ile kalması gerek. Biz burada yokken çalışmak ve onlara bakmak zorunda.”

“Fereddi (hamster) de bizimle gelebilir mi?”

“Hayır, Freddi´nin de burada kalması gerek.

Bir süre düşündükten sonra, “Anneciğim, biz de burada kalabilir miyiz?” dedi.

“Evet, Justin, kalabiliriz.”

“Anneciğim,”

“Evet, Justin?”

“Seni seviyorum.”

“Ben de seni seviyorum, tatlım. Hadi gel, mısır patlatalım. Bana yardım eder misin?”

“Ederim.”

O anda anneliğin en güzel yanlarından birinin, çocuğunun güven duygusunu ve benlik saygısını kazanmasına yardımcı olmak olduğunu anladım. Kollarımda tuttuğum değerli varlığın, kendisine sarılmamı istediğini, aynı kilden bir çamur parçası gibi, kendisine şekil verip, bir yetişkine çevirmemi beklediğini biliyordum. Anne olarak, çocuklarıma onları istediğimi, sevdiğimi ve onların benim için çok önemli Tanrı´nın birer armağanı olduklarını gösterme fırsatını kaçırmamam gerektiğini öğrendim.

Yol Parası

Geliştiren Hikâyeler Yorum Ekle »

Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Dâhiliye uzmanı Sibel Boyvada’ya 1999 yılında bir hasta gelir, hasta yaşlı bir köylü teyze. Hastane tıklım tıklım kalabalıktır. Sibel, hastayı muayene eder; kesin teşhis için bazı tahliller gereklidir. Kadına gerekli talimatları verir “Şu, şu tahlilleri yaptır, gel” der. Yaşlı teyze başını öne eğer ve konuşmaz. Sibel tekrar “Hadi teyzeciğim, şu tahlilleri yaptır gel, ben seni gerekli tedaviye başlatacağım” der. Teyze başını kaldırır, ağlamaya hazır gözlerle “Doktor Hanım, benim köye dönecek param yok. Nasıl yaptırayım o tahlilleri” deyince, Doktor Sibel’in yapacak birçok işi olmasına rağmen, bırakır işini, girer yaşlı teyzenin koluna ve koridor koridor gezerek tamamlar tüm tahlilleri.

Tekrar dâhiliye bölümüne gelirler. Sibel tedavi için gerekli ilaçları yazar, tedavisi için de gerekli tembihleri yapar. Bu Egeli yaşlı köylü teyze doktor hanımı dinlerken gözleri hep yerdedir. Tam teyze gidecekken Sibel’in aklına “Yol Parası” lâfı gelir. “Teyze, al bakalım şu parayı” diyerek, köye gitmesine hayli hayli yetecek bir para verir. Teyze önce almak istemez; ama sonra “Yavrum, köye dönecek param yoktu. Nasıl geri döneceğim diye kara kara düşünüyordum. Çok sağ ol, Allah senden razı olsun kızım” diyerek teşekkür üzerine teşekkür ederek oradan ayrılır.

Doktor Sibel, sıra bekleyen onlarca hastası ile ilgilenmeye devam eder. Aradan bir saat kadar bir süre geçer. Sibel bir bakar ki teyze kan ter içinde, kalabalığı yarmış, oflaya pofluya geliyor. Ege Üniversitesi Hastanesi’nden Bornova yolu o yaşta bir kadın için az buz bir yol değildir.

Sibel şaşkın, herhalde bir kâğıdını veya reçetesini unuttu diye düşünür. “Ne oldu teyze” diye sorar. Teyzenin yüzünde koca bir gülümseme vardır bu sefer. “Kızım, ben anayola çıktığımda bir köylüme rastladım. Meğer o, minibüsle zaten köye dönüyormuş. O beni köyüme götürecek. Sen paranı al kızım. Çok sağ ol!”

Bu sefer Sibel Boyvada’nın gözleri dolar. Teyzeyi öper, koklar ve evine gönderir. Hâlâ dürüst insanlar olduğu için o akşam dua eder. Sibel Boyvada, Ege Üniversitesi Hastanesi’nde çok başarılı bir doktor. Öğrenciyken de, üniversite tarihinde Ege Üniversitesi’ni birincilikle bitiren tek tıp öğrencisi; çünkü tıp fakültesinden birincilikle mezun olmak çok zor. Aslında bu başarıları beni pek ilgilendirmiyor. İnsanlara yardım etmek için yeşil gözlerinin arkasında her daim bir ışık var, o ilgilendiriyor.

Çok insan tanıdım gözlerinde hiç ışık yoktu. Gözlerinde o ışık olanları hep tanıdım, azdırlar; ama hayatınızı aydınlıkla doldururlar. Belki de hepimizin kalbinde bir ışık var; ama yavaş yavaş söndürüyorlar. Onların da gözlerinden dışarı yansımıyor.

Allah’ım, sen çoçuğumun kalbine de o ışıktan yerleştir. Gözlerinden dünyaya yansımasını ise, bana bırak. Söz veriyorum, gözüne o bulanık perdenin inmemesi için çok çalışacağım.

Ahmet Şerif İZGÖREN

Doğanın kanunu

Geliştiren Hikâyeler Yorum Ekle »

Afrika’da her sabah bir ceylan uyanır. Ceylan, en hızlı koşan aslandan daha hızlı koşması gerektiğini bilir. Koşamazsa ölecektir.

Afrika’da her sabah bir aslan uyanır. Aslan, en yavaş koşan ceylandan daha hızlı koşmasını gerektiğini bilir. Koşamazsa aç kalacak ve ölecektir.

İster ceylan olun, ister aslan. Yeterki güne koşarak başlamanız gerektiğini bilin.

Kopyalayabilir, çalabilir ya da ben yazdım diyebilirsiniz.