Mustafa İNAN

Karpuz kabuğundan gemiler yapmak…

Aslında o kadar basit ki…

Temmuz24

Dün gece Ülke Tv’de Demokrat Parti Genel Başkanı Süleyman Soylu vardı. Herkes gibi gündemi değerlendirdi ve partisinin hangi doğrultuda çaba sarfettiğini uzun uzun anlattı. Kısaca Soylu: ‘Şu an siyasette bir açmaz var. Bu açmazı biz çözeceğiz. Diğerleri gibi açmazlıklardan malzeme üretmeyeceğiz’ gibi atıflarda bulundu.

Açmaz dediği konu başörtüsü ile ilgili elbette. Mutabakatın sağlanması gerektiğini, aslında bu konunun meclisin gündeminde olmaması gerektiğini anlattı. Bunu üniversiteler arası kurul çözüme kavuşturacakmış. Buraya kadar yazdığım şeyler Sayın Soylu’nun düşünceleriydi.

Şimdi kendi değerlendirmelerime geçiyorum:

Öncelikle, üniversiteler arası kurul sentezi ile bahsedilen yer YÖK’tür. Bildiğiniz gibi 411 kişilik bir uzlaşma ile başörtüsüne üniversitede serbestlik getirildi ve YÖK üniversiteleri kanuna karşı gelmeme konusunda uyardı. Nazik bir şekilde, ‘Yasa çıktı, başörtülü öğrencileri okulunuza alınız’ dedi. Söyler misiniz bana, ‘Kaç üniversite bu kanuna uydu?’ Saymaya gerek yok. Çünkü 8′i geçmeyecektir.

Bırak üniversiteler arası kurulu, kanun çıkarsanız dahi bu sorun ortadan kalkmayacak demektir. AK Parti bu sorunu çözeceğim derken yüzüne gözüne bulaştırdığı konusunda hemfikiriz.

Aslında çözüm şundan ibaret:

Öncelikle anayasa mahkemesine kanun değişikliğini taşıyabilme sayısı arttırılmalıdır. Sanıyorum şu an imza sayısı 120′den az. Bunu 200 yaptığınız zaman otomatik olarak CHP devre dışı kalacaktır. MHP’de CHP’nin oyununa gelmeyeceği için uzlaşma yapmayacaktır. O hâlde yaptığınız kanunun anayasa mahkemesine takılma olasılığını ortadan kaldırmış olacak, hem de CHP’ye karşı bir dışlama politikası kazanacaksınız.

Bu işten sonra, MHP ile işbirliği içersinde ’sivil ve özgürlükçü’ bir anayasa hazırlayacaksınız. Karın ağrıları olabilir. Çünkü devrimlerde her zaman bu olmuştur. Zaten karın ağrıları olmazsa bu devrim sayılmaz. Dört dörtlük bir anayasa ile askerî anayasayı değiştirdiğiniz zaman doğal olarak darbe suçlulularından da hesap sorma yolunuzu açmış olacaksınız. Sonra YÖK nezninde üniversitelere bir mektup ile yasanın çıktığını, uyulmaması hâlinde suç kabul edileceğini ve bunun cezasız kalmayacağını bildireceksiniz.

Çözüldü değil mi?

AK Parti bu konuda hatalı. Çünkü yanlış bir politika izledi. Yanlış politikasının sonucunu değerlendiren Sayın Soylu’da AK Parti’nin önünün kesilmesinden siyasî zeminde nemalandığını söyledi. Eğer bu bakış açısı ile olayları değerlendirmeye kalkarsanız bundan çok kişinin nemalanmaya çalıştığını size kanıtlayabilirim. Örneğin AK Parti’nin bu işten nemalandığını söyleyerek siz de bir nemalanma peşindesiniz. Şöyle ki, onun bu işte samimi olmadığını, kendinizin daha iyi yapabileceğini savunarak nemalanma güdümü içersinde yorumlarınızı dile getirdiğinizi söylemek mümkün. O hâlde bir nemalanma söz konusu ise AK Parti’nin üzerinden sizin de nemalanmaya çalıştığınızı söyleyebiliriz.

Pekâlâ, o hâlde bu bakış açısı büyük bir yanılgıdır. Şu an AK Parti halkın gözünde alternatifi olmayan tek partidir. Uzun bir süre de böyle devam edeceğinin garantisini verebilirim. Bu halktan değil, Sayın Baykal, Sayın Bahçeli ve diğer muhalif kesimlerin iktidar kavgasındaki tutumlarından kaynaklanmaktadır.

Unutmayınız ki AK Parti’ye %48 oy veren halktır. Milletin gözünde AK Parti’yi sindirme, yok etme, ortadan kaldırma eylemleri direkt olarak halk tarafından benimsenecek ve en yakın seçimde sizlere gereken cevap verilecektir.

Sizin anlayamadığınız ya da görmezden gelmeye çalıştığınız tek nokta budur.

Yiyemeyeceğin muzu soymayacaksın

Temmuz17

Ben bu davanın avukatıyım diyen Baykal’ın yüzünü kızartacak fotoğraflar bulundu bugün. Yüzünün kızarmasından emin değilim ama fotoğraflardan mutlaka eminim. Öncelikle ilk resim Abdullah Öcalan manzaralı Doğu Perinçek’ten geliyor. İkili ne kadar da sempatik poz vermiş değil mi? Resim için buraya tıklayın.

Şu Ulusal Tv’de sık sık propagandası yapılan, ergenekon soruşturmasının baş sanıklarındandır Doğu Perinçek. Sayın Baykal bunun da avukatlığını otomatik olarak üstlenmiş oldu. Yarın belki de Baykal’ın da böyle fotoğrafları çıkacaktır, bilemeyiz!

Bildiğimiz tek şey var, o da artık midemizin bulandığıdır. Baykal gibi düşünen medyadan da, aman bana da sıçrar korkusu ile hareket eden köşe yazarlarından da, boş bir iddianeme diyen tiplerden de artık midemiz bulanıyor. En çok midemizi bulandıran da Sayın Baykal’ın avukatlığıdır.

Bir kez daha anladım, bunlara Kemâlist diyerek ne denli doğru bir tespit yaptığımı! Bizleri en çok üzen de ‘Cumhuriyet elden gidiyor, Atatürkçü düşünce derneğine katkılarınızı esirgemeyin’ tuzağına düşen halkımızdır. Ne tür bir oyun oynandığı apaçık ortada ve bu oyunda bir kez elenen bir daha sahneye çıkamıyor. En azından Deniz Baykal kadar riyakâr değilse çıkamıyor. Onu 6 senedir fasulyeden sayıyoruz.

Öğlen şehit cenazesine, akşam dağdakilerle yemeğe çıkan bir sürü peze**nk var bu ülkede. İşte safsata denilen ergenekon şu aşamada bile bunları bize göstermeye yetti. Bakalım dava açıldıktan sonra daha başka neler öğreneceğiz? O zaman kimlerden, niçin nefret edeceğiz?

Avukat bey hesap versin.

İşte sizin gerçek korkunuz

Temmuz11

Aslında bunları yazmaktan çok sıkıldım. Fakat bugün türbanın üniversitelerde serbest kalmasına ‘korku verici’ gibi bakanların özünde neyden korktuklarını yazacağım.

Sanıyorum İstanbul Üniversitesi’nin giriş kapısıydı. Muhabir ‘türbansız’ 3-5 kadına yeni çıkacak olan düzenlemeyi soruyor: ‘Hanımefendi, türbana serbestlik geliyor. Neler düşünüyorsunuz?’ Bu 3-5 ‘türbansız’ bayan da şunları söyledi: ‘Hele bir gelsin. Bu kapıda nöbet tutacağız. Gerekirse saçlarını, başlarını yolacağız!’ Hiç abartmadım, kadınların ortak cevapları buydu.

Bu kadınların neden böyle yanıt verdiği apaçık ortada: ‘Cehalet’ Peki bunu mecliste yıllarca ‘korku verici unsur’ gibi gösterenler aslında neyden korkuyorlar? Yıllarca türbanı üniversitede ‘baskı unsuru, korku verici’ gibi yorumlayanların gerçek korkusu acaba ne olabilir?

Benim bildiğim Erdal İnönü’nün SHP’sinden itibaren bu hep böyle nitelendi ve teknik açılımı da ‘lâiklik’ üzerine oturtuldu. Fakat gerçek sebep şu: ‘Yıllarca savundukları şeyin yalan ve gerçek dışı olduğunu bildikleri için hiçbir zaman serbest olmasını istemiyorlar. Türban serbest bırakılırsa senelerdir savundukları safsatalar ortaya çıkacak ve rezil olacaklar. Bunun çok iyi farkındalar.’

Sonra da bu vatandaşları destekleyen halk diyecek ki: ‘Biz ne kadar da hata etmişiz. Bakın, aylardır türban serbest ama tek bir olumsuzluk bile yok. Önceden kardeş gibi okuyan ‘türbanlı ve türbansız’ kızlarımız ya da diğerleri arasında en ufak bir sürtüşme yok!’ Sonra da Baykal ve onun gibi düşünenler siyaset sahnesinden tarih olacaklardı. Fakat bu tarih ertelendi.

Bunun bir diğer örneği de Cumhurbaşkanı seçimlerinde oldu. CHP çıktı sahneye ve dedi ki: ‘Bu adam Cumhurbaşkanı seçilirse Türkiye’nin vay hâline. Cumhuriyet denen bir şey ortada kalmayacak. Buna sebep olmak istemediğimiz için biz meclisten kaçıyoruz!’

Bu mutlak bir ‘rant’ elde etme telaşıydı. 28 Ağustos 2007 tarihinde Abdullah Gül meclis tarafından Cumhurbaşkanı seçildi ve belki de şu ana kadar en ‘aktif ve yapıcı’ görevi icra etti. Bu yalanlarının ortaya çıkmamasına engel olamadılar. Çünkü 22 Temmuz’da halk ‘farkındayız’ dedi; hep bir ağızdan!

Hani Abdullah Gül Cumhurbaşkanı seçilirse şeriat gelirdi? Cumhuriyet elden giderdi? Lâiklik denen bir şey kalmazdı? Sizin gerçek korkunuz yıllarca bu ülkenin evladını ezmenizin, korkutmanızın, yalan söylemenizin ortaya çıkması ve tepetakla olmanız.

Değilse, yüzüme tükürün!

Yine sen, yine saçmalıkların

Temmuz8

Az önce Baykal’ın grup toplantısını izledim. Tam da açtığım noktada hemen hemen şunları söyledi: ‘Şimdiki anayasanın asker tarafından yazıldığını savunarak sivil bir anayasa derdine düştüler. Japonya neden bunu yapmadı? Orda da hâlâ Merji’nin koyduğu anayasa var. Almanya da öyle.’

Sayın Baykal, Merji’nin koyduğu anayasayı II. Dünya Savaşı’ndan sonra değiştirdiler. İmparatorun geniş yetkileri elinden alınarak, iktidar tam olarak parlemanto çatısı altına taşındı. Hem Japonya ile Türkiye’yi hangi kafa ile kıyasladı anlayamadım. Alkollü mü çıkıyorsun şu meclis toplantılarına ya hu?

Almanya dedin, yine saçmaladın. Almanya ile kıyaslanacak pozisyonda mıyız? Almanya’nın anayasası ‘insan onuru dokunulmazdır’ diye açılır, sen lâiklik peşinde koşarken onur falan bırakmadın insanlarda. Hem Almanya Federal bir devlettir. Kendi eyaletleri vardır ve tüm eyaletler farklı anayasalara sahiptir.

Sayın Erdoğan’ın Baykal’a karşı kullandığı bir söz var: ‘İşim gücüm yok da, dönüp dönüp seni mi yalanlayacağım?’ Buna epey gülmüştüm. :)

Şimdi TSK’yı ‘ergenekon’ diye diye yıpratıyorsunuz diyen adamlar, Kuzey Irak’tan askerlerimiz çekildiğinde Amerika’dan emir alarak çekildi demediler mi? Bahçeli de, Baykal da, ulucalcılar da dedi bunu. Yıpratmak, sizin gibi iftira atmaktır. Birkaç emekli ihtiyarın suyu bulandırdığı Türkiye’de acayip işler dönüyor.

Fakat biz inanıyoruz: ‘Güzel günler göreceğiz, güneşli günler.  Motorları maviliklere süreceğiz.’ (Edip Akbayram)

Kıvıracaksan da o göbeğin hakkını vereceksin

Temmuz1

Çok değil, bundan 3.5 ay önce CHP gibi düşünenler şunları dediler: ‘Bakın, size davayı yargı açtı. Yargı hukuku temsil eder. Bu sebeple yargıya, yargıtaya ve dolaylı olarak hukuka eleştiri yapıyorsunuz. Herkes mahkemenin vereceği karara saygılı olsun ki, Türkiye bundan daha fazla zarar görmesin.’

Yukarıda açıkladığım konu AKP’ye açılan dava sonrası CHP ve onun gibi düşünenlerin ortak düşünceleriydi. Biliyor musunuz? 3.5 ay sonra kıvırdılar. Hem de ne kıvırış! Sinan Aygün ve çeşitli paşa sıfatındaki insanların gözaltına alındığını şu an tüm ajanslar şok haber diye geçiyor.

CHP ve onun gibi düşünenler şimdi ne diyor? Partinin önde gelenleri apar topar ATO’ya giderek brifing alma çabasına düştüler. Sinan Aygün ve diğerlerine yanınızdayız mesajını vermek için elbette.

Asuman Krause geçen haftalarda bir albüm çıkardı. Klip çektiği şarkısını hatırladınız mı? Hep beraber hatırlayalım: ‘Ben kimim senin yanında, belki de sadece bir kukla. Kıvıracaksan da o göbeğin hakkını vereceksin!’

AKP’ye dava açan savcı yargıç değil de ne? O yargıç değilse bugün yukarıda saydığım adamları gözaltına aldıran savcı nereye bağlı? Bunlardan hangisi hukuku temsil ediyor? Saygı istediğiniz hukuk hangisi? Birincisi ise neden? İkincisi ise birincisini niçin unutuyorsunuz?

Daha geçen gün hukuk kararlarına saygı duymalıyız diyen adamlar bugün bu gelişmeleri ‘kepazelik’ diye nitelendirdi. Ben de bunların yaptıklarına ‘döneklik’ diyorum. Delikanlı olun da azcık sözünüzde durun.

Bir de, aylardır ergenekon soruşturması var ama iddianame yok diye kendinizi savunuyordunuz. 1204 sayfadan 800 küsür sayfaya özetlemeye çalıştıkları için savcılar zaman kaybetmiş. Şimdi o iddianame savcılıkta.

İsmet Paşa belki kalkar da durumu kurtarmaya gelir. Sanırım diğer taraf rahat. Bence çok umutlu olmayın. Giden gelmiyor da…

Pardon ama ben önce ‘millî şef’ ilân ettiğiniz, ölürken partisinin mensubu bile olmayan İsmet Paşa’dan mı bahsettim? Sıcaklar beni de çarptı, kusura bakmayın. :)

Mahkeme yan çizebilir

Haziran16

Yaklaşık iki haftadır aynı şeyi tüm medya ve çeşitli merciler tartışıyor: ‘Mahkeme türban kararı ile yetkisini aşmıştır.’ Gerçekten de öyle gibi görünüyor. Değinmeden edemeyeceğim. Mahkemenin toplantısından bir bölüm dışarı sızmıştı, orda bir üye diyordu ki: ‘Eğer iktidar partisi, seçimler 50 yılda bir yapılacak derse ne yapacacağız?’

Bir şey yapmana gerek yok. Şu an iktidarda olan adamlar zaten 5 yıl olan milletvekili genel seçimlerini 4 yıla indirmişti. Sen onu demokrat geçinenlere sor, halktan mümkün mertebe kaçmak isteyen onlar.

Şimdi burada dikkat edilmesi gereken bir konu var. Konu, makhemenin türban kararına bakış açısı ile kapatılma davasındaki bakış açısı aynı mı olur? Yoksa tüm bu tepkiler, eleştiriler ve yorumlar onlar üzerinde bir karizma kurtarma çabası yaratır da, parti kapatma kararı çıkmaz.

Dikkat çekmesi gereken nokta da bu. Herkes, (ben de dahil) türban kararı ile mahkemenin kapatma kararını verdiğini düşünüyordu ama yanılabiliriz. Mahkeme kapatma kararı vermezse bunun iki amacı olabilir: ‘Türban kararı iptal edildiği için iddianamenin temel dayanağı çökmüş oldu’ gerekçesi, diğeri de: ‘Hatayı telafi etmek adına’ bir hamle olur.

Ciddi anayasa hatalarından doğan bir Türkiye’nin tam ortasındayız. Yarın askerin sokağa çıkmayacağı bile belli değil. Çıkması için tezahüret edenler bile var bu ülkede. Paşa’nın mühim görüşmeleri bile var, hakimlerle falan…

Belki biz yanılırız, belki de onlar. AK Parti’nin kapatılıp kapatılmaması aslında beni hiç ilgilendirmiyor. Eğer ortam gerilirse ya da yine memleket demokratım diye geçinenlerin kucağına düşerse; o zaman üzülürüm. Halk onları sandığa gömdükten sonra bu ülke 50 yıl ileri gitti. 50 yıl da geri gitmesi beni yine üzer.

Her şey olsun ama bu ülkenin menfaatine ters düşen bir şey olmasın. Aksi benim de, Baykal’ın da kârına olmaz.

Çocukluktan sandığa…

Haziran14

Doğduğumda Cumhurbaşkanı Turgut Özal’dı. Milletvekili Genel Seçimleri’ni Doğru Yol Partisi Süleyman Demirel’in karizması ile %27 oy alarak kazanmıştı. Gücüne güç katmak için seçimlerde III. parti olan SHP ile koalisyon hükümetini kurdu. Daha sonra Turgut Özal merhum oldu ve bu fırsatı iyi kullanan Süleyman Demirel o boşluğu doldurdu. Hareketli bir siyasî ortama denk düşen zamanda doğmuştum.

Çoçukluğuma ait hatırladığım en güzel yıllarımdı, Ecevit’in başbakanlık protokolünü başka isimlerle ortak kullanması. Belki de ‘ne güzel paylaşıyorlar’ diye seviniyordum çoçuk aklımla. Elleri titreriyor, konuşmaları da bazen eksiliyordu. Sanki ‘yaşlıyım ama…’ diyordu gözlüklerin ardındaki gözler. Eşini ondan daha sık görüyordum. Şu Rahşan Affı’na konu olan eşini…

Darbe veya muhtıranın ne olduğunu bilmeden büyümüştüm. Okulda siyaset konuşturmazlardı. Okulda konuşturmuyorlarsa, kötü bir şey olmalı derdim hep. Sonra da akşam haberlerde Ecevit’i izler, sokakta ona ‘zam babası’ lâkabını takan adama da gülerdim.

Sonra bir seçim yaklaştı. Millet, Ecevit’i tarihe gömeceğine and içti. Ajanslar ‘38.2′ ile AK Parti’nin tek başına iktidar olduğunu duyurmuştu. Ecevit, gerçekten de tarih olmuştu.

AK Parti’nin 363 milletvekili ile iktidar olması hemen Menderes’i çağrıştırdı bana. 27 yıllık CHP iktidarına son veren Menderes, belki de tarihte az emsali olan milletvekili sayısını çıkarmıştı. Asıl Demokrat onlardı…

Seçim zamanı sahte birleşim yapmadı Menderes, gerektiğinde dar ağacından poz vermeyi de bildi. Atatürk arkasına saklanarak siyaset yapmadı. CHP’ye oy verenlere ‘onlar hızsız’ ya da ‘ülkeye komünizm lâzımsa, onu da biz getiririz’ demedi. Paralardan millî şefin resmini kaldırdı. Ülkeyi Atatürk’ün kurduğunu halka tekrar hatırlattı. Tüm bu yobazlara karşın…

Ekranlarda yine ucuz bir oyun sergileniyor. İki başörtülü kız çıkıp, biz bu ülkenin evladıyız ama Atatürk’ü sevmiyoruz diyorlar. İngiliz mandasının egemenliğini savunuyorlar, daha özgür olabilecekleri için… Kız İngiltere’den aldığı bursla okumuş, nankörlük eder mi hiç? İşte bunlar, bizim halkımızı zor durumda bırakanlar. İşte bunlar, kendilerini Atatürkçü sananların kucağındaki son modeller. İşte bunlar, 2008 model Fatma Şahin’ler…

Ne zaman İran olacağız?

Haziran9

Beni bugünlerde en çok gülümseten soru bu: ‘Ne zaman İran olacağız?’ :)

Hakikaten de dakikalarca gülüyorum. Önce aklıma İran’ın realite yapısı geliyor, sonra da bizimki. Yiyorsa gülmeyin!

İran hakkında

% 66 Farisi (Pers), % 20 Türk, % 9.1 Kürt, % 3 Arap, % 0.3 Ermeni, % 0.3 Yahudi. Kalan nüfusu değişik etnik unsurlar oluşturmaktadır. Ülkede Fars kültürü vardır. Devlet başkanlarının bayanlarla tokalaşmaması, yol kenarında namaz kılabilmesi, mütevazı bir evde yaşam sürmesi ve o evin bir köşesine kıvrılıp uyuyabilmesi bundan kaynaklanır. Resmî dini İslâm, resmî dili de Farsça’dır. Anlayacağınız ülkede lâiklik denen bir şey yok. :)

Devlet politikası başta Amerika olmak üzere dünyada büyük telaş ve tehlikeye yol açtı. Dünyada her şeye sahip olmayı amaç edinen Amerika, İran’a belki de savaş hazırlığında. Fakat bu biraz ürkütücü ve uzak gibi görünüyor. En azından Amerika İran’ı Irak’la bir tutmuyor. Tutsa şimdiye dek savaş başlamıştı bile.

Ülke İslâm hukuku ile yönetiliyor. Hırsızlık yapanın kolu kesilip, daha ağır bir suç işlediğinde de idam ediliyor. Devlet başkanı Mahmud Ahmedinecad. (’08)

Biraz da bizden bahsedelim

Resmî adı Türkiye olan ülkemiz Osmanlı soyundan gelmektedir. Çağdaş Türkiye, Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı sonunda yıkılmasından sonra, imparatorluğun Türk nüfus çoğunluğuna sahip toprakları üzerinde kurulmuştur. 1923 yılında Cumhuriyet resmen ilân edilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî kurucusu Mustafa Kemâl olarak kabul edilir.

Şu an iktidarda dinci olmakla suçlanan, son seçimlerde her iki vatandaşından birisinin oyunu almış AK Parti var. En son önemli gelişme 5 Haziran’da kaydedildi. Meclisin 411 oyu ile geçen bir yasa değişikliği, Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildi. Anayasasının I. maddesi rejimi, IV. maddesi de rejimin hiçbir zaman değiştirelemeyeceğini vurguluyor. Bu demek oluyor ki, I. madde ‘ülkenin rejimi İslâm hukukudur’ şeklinde değiştirilemez. Anayasa Mahkemesi’nin üzerinde pek güç yoktur. Egemenliği bile 5 Haziran’da devralmıştır. Milletten!

Birleşmiş Milletler, NATO, Avrupa Konseyi, İslâm Konferansı Örgütü Türkiye’nin üye olduğu uluslararası örgütlerdendir. 3 Ekim 2005 tarihinden itibaren Avrupa Birliği’ne tam üyelik için müzakerelere başlanmıştır. 2007 yılı itibariyle Türkiye’de kişi başına düşen millî gelir 10.000 Amerikan Doları’na yaklaşmıştır.

Konumuza dönelim

İki ülke arasında öyle farklar var ki, hatta bunun açıklamasını şu iki cümle çok güzel yapıyor: ‘İslâmcı ülkelerin en gelişmişi’

Birileri topu İran’a attı ve yeni bir tartışma yarattı. Sanırım bu, Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı, Başbakanı ve çeşitli bakanlarının eşlerinin kapalı olmasından kaynaklanıyor. Yahut da Sayın Gül’ün babasının ‘tornacı’ olmasından; tam kestiremiyorum. Çıkamazdı ya hani köşke? Sayın Baykal, inanmazsın ama çıktığı gün göbek attım. :)

Cumhuriyetçi gibi görünenler var. Bunların valileri bile var! (Bu bir makale konusu) Cumhuriyet elden gidiyor deyip eline bayrağı alan var. Bir de bunların karşına geçip gülenler var. Biz o gülenlerdeniz, yani oyuna gelmeyenlerden…

Peki patron, ne zaman İran olacağız?

Elbette ki Baykal lâikliği koruduğu sürece. Yani hiçbir zaman. :)

Şu ‘tahrik’ meselesi

Haziran8

Az önce bir yazı okudum. Özetle yazar, erkeklerin kadınların saç tellerini görünce tahrik olabilecek zihniyeti yazmış. Bu konu öyle yerlere çekildi ki, şu an bazı kimseler neyi tartıştığının farkında bile değil. Dünden bugüne şöyle bir özet yapalım:

‘1964 yılında İstanbul Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde ilk başörtülü tıp öğrencisi Gülsen Ataseven oldu. Birincilikle üniversiteyi bitirdi.’

Sorun tam da burda başladı. 1982 anayasası ile de devam etti. Türbanı kimileri hak saydı, kimileri ise şeriata geçişin ilk ayağı. Türkiye’de öyle adamlar var ki, bunu şeriatla bile ilişkilendirdiler. Aslında yazılarımda CHP’ye yüklenmemin sebebi de bu! Kendi çıkmazlarına halkı da ittiler. Cumhuriyet mitingleri dediler, cumhuriyet elden gidiyor dediler, halkı kandırdılar, sömürdüler, küfrettiler. Bu adamlar Türkiye’yi babalarının malı gibi gördüler. Çok partili sisteme geçtiğimiz için de eminim çok pişmandırlar.

Bir öğretmenin türban takmasına karşı, üniversiteye türbanla giren öğrenciye karşı değilim. Bu yüzden ‘hizmet alan’ ve ‘hizmet veren’ fiilerinin doğduğunu biliyoruz. Öğretmenin türban takıp öğrencileri etkileyeceği de salakça bir kanı olacaktır. Zira, o kız çoçuğu etkilenecek birini arıyorsa zaten annesi her zaman baş ucundadır.

Her gün iki boy gazetelerde tecavüz haberleri görüyoruz. 94 yaşında bir kadına tecavüz için evine girmiş, sonra korkup kaçmışlardı. Bu sadece adları insan olan vatandaşlar neyinden etkilendi ki o kadının? Dolgun kalçalarından mı? Müthiş vücut hatlarından mı? Saçının telinden demiyorum çünkü kadının başı kapalıydı!

Minisi kıçına yakın, yüzü kendi teni ortadan kalkıncaya dek boyanmış, manken gibi yürümeye çalışan, her gördüğü arabanın ya da yansıma yapan camların önünde durup yüzünü kontrol eden tiplerden etkilenmiyoruz da, saç telinden mi etkileceğiniz? Bırakın Allah aşkına saçmalamayı. Bunu hiçbir insan evladı kabul etmez. Kadının saç telinden etkilenen insan güdümlü hayvanlar varsa da şeriat doğru bir seçim olmalı ya da İran’a sınır dışı edilmeliler!

Kaldı ki, ben daha ilk kez duyuyorum saç telinden etkilenme muhabbetlerini. Lâikliğe dayanak hazırlayan medya ya da bahsi geçen siyasî parti, bunu da doğurmuş geçen aylarda.

Demek ki lâiklik bahane, iktidara geçmek için kullanılacak en şahane terimmiş!

Mahkeme sinyali çaktı

Haziran7

Çok değil, bundan tam 48 sene evveldi. Birilerinin tahta çıkmalarının hayal bile olmadığı yıllardı. Tüm umutları tükenmişken, araya askeri soktular. O zamanlar yoktu bildiri falan. Genelkurmay’dan korkardı millet. Neticede asker geldi, sonra bu adamlar başa geçti. En çok milletvekilini çıkaran parti oldular 1961′de.

Şimdi tarih 2008. Fakat tüm bu zaman aralığında sadece takvimler değişti. Ne bu adamların halkına olan saygısı, ne de milletine olan sevgisi ilerleyebildi. Şimdi yine askerî müdahale istiyorlar. Zira, yine başa geçmeleri normal yollarla hayal bile değil.

Köylüsüne oyunu Celal Bayar’a verdikleri için: ‘Hırsıza hiç oy mu verilir?’ dediniz ya, işte o gün bittiniz. Sonra da: ‘Bu ülkeye komünizm lâzımsa, onu da biz getiririz’ dediniz. Tabiî, parsellediniz ya ülkeyi; getir babasını satayım.

Mahkeme de yanınızda ne de olsa. Sezer oraya adamlarını atayarak lâikliği de, cumhuriyeti de garanti altına almıştı ya. Her karar 9 kabul, 2 red şeklinde çıkmaya başladı. 9 mu doğru, 2 mi hatalı? Yoksa daha mı kötü durumumuz? 9 yanlış, 2 doğruysa? Sezer bilir işini. Halkın %47 oy verdiği parti nasıl kapatılırmış herkes görecek yakın zamanda.

Demokrasiden, lâiklikten, devletçilikten hiç bahsetmeyin. Bu halk sizi duman etti, hâlâ ateş içinde olduğunuzun farkında bile değilsiniz. Bu gidişle Baykal beni bile gömecek.

Ne diyelim, Allah uzun ömür versin.

« Eski YazılarYeni Yazılar »