| |
Ağu 01
Çarşamba günü 4.5 aylık maroton son buldu ve AK Parti’ye açılan kapatma davası 6′ya 5 kapatmama, 10′a 1 de hazineden 1/2 oranında mahrum bırakma cezası kesildi. O hâlde yargıçlardan 10′u AK Parti’nin bir şekilde lâikliğin odak noktası olduğunu doğruluyordu. Sayın Erdoğan sonuçtan yaklaşık 3.5 saat sonra Parti Genel Merkezi’nde bir konuşma yaptı ve “Bundan önce olduğu gibi, bundan sonra da Cumhuriyet’in temel niteliklerine sadık olacağız” dedi.
Doğal olarak muhalefet cehpelerinden de yorumlar yapıldı. Baykal: “Mahkeme krizi çözmedi, tespit etti.” dedi. Baykal’a göre ‘kapatma’ kararı çıksaydı kriz çözülecekti. (Sallayın Baykal’ı.)
Baykal’ın sağ kolu ve aynı zamanda Bursa milletvekili Öymen: “Bu lâiklerin zaferidir” şeklinde bir değerlendirme yaptı. Ne yani, biz lâik değil miyiz? Lâik nasıl olunur? Başörtüsü takan insanlarımız lâik değiller mi? Kapatsalardı lâik cumhuriyet kayıp mı verecekti? Lâiklik o zaman kaybedecek miydi?
İşte iki CHP’linin gerzek değerlendirmeleri bunlar, sıra bende.
Başkan Haşim Kılıç davanın kabulune karşı olduğu gibi, kapatılma ya da hazineden mahrum bırakma hükümlerinde de red oyu kullandı ve Öymen kendisine “Yargıç asıllı değil” dedi. Kapatılsın kararına imza atanlar gerçek yargıçlarmış. Bu Öymen Avrupa Birliği’ne de karşı. Sizce neden? Kendisi nemalandı ama ülkenin birlikten nemalanmasını istemiyor. Avrupa Birliğini bize layık görmüyor yani. Kendisi yıllarca dışarda bizi temsil etti. Konsolostu bu adam!
Sonuca gelirsek, kötünün iyisi oldu diyebiliriz. Bir kapatma kararı ülkeyi çok değişik yerlere sürükleyebilirdi. Yalnız AK Parti şunu unutmamalıdır ki, yeni bir anayasa ya da başka bir reform yaptığında diğerleri bunu direkt yüzlerine vuracak. Kısaca, “Bak Tayyip, sen mahkemeden sarı kart gördün. Ne çabuk unuttun!” diyecek muhalefet kanadı.
Bazı muhtelif medya kuruluşları: “Lâikliğe karşı odak olduğu mahkeme kararı ile kesinleşen AK Parti, yeni bir anayasa hazırlığına girdi. Bu anayasa da lâiklikten çok uzak olacak. Aman savcı, harekete geç!” şeklinde haberlerle yangına körükle gideceklerdir. Anlayacağınız Sayın Erdoğan’ın her adımında Baykal ve Öymen gibi İnönü tohumlu düşünürler bu konuda demeçler verecektir.
Herkes ‘kapatmama’ kararına epey şaşırdı ama benim pek şaşırdığım söylenemez. Çünkü böyle bir kararın çıkabileceğini 16 Haziran 2008 tarihli “Mahkeme yan çizebilir” isimli makalemde belirtmiştim.
Gördüğünüz gibi: “Akıl ve mantık çevresinde değerlendirmeler yaptığınızda kehanetlere hiç gerek kalmıyor. Baykal ve Öymen gibi düşünmemeniz bile sizi çoğu konuda haklı çıkarabilir.”
Tem 31
Çoğu kişinin ‘Hatırla Sevgili’ dizisinde öğrendiği tarihi bir olay vardır: “Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan 12 Mart darbesinden sonra idam edilmişlerdir.’ O zamanlar idam cezalarını mahkemeden sonra senato onaylıyordu. İsmet İnönü, “Siyasî suçlar idamla cezalandırılmamalı” derken, Bülent Ecevit’te onunla aynı fikirdedir. Lâkin Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel ise idamı doğru bulur. Daha sonraki yıllarda Demirel idamları talihsizlik olarak yorumlayacaktır.
Konumuz o zamanın siyasî tablosu değil, konumuz cehalet. Elbetteki idamları asla affetmeyeceğiz, kabullenmeyeceğiz ama bu Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının neyi savunduklarını bilmeden yapılamaz. Demek istediğim, şu an Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını kahraman olarak gören insanlarımız ne onların düşüncelerini, ne de düşledikleri Türkiye’nin nasıl bir şey olduğunu biliyor.
Bildikleri tek şey var: “Deniz Gezmiş ve arkadaşları birer kahramandı ve asıldı.” Bu bir diziye malzeme olmasaydı belki de çoğu bundan habersiz ölecekti. İş kahramanlık olunca sahiplenen de, destekleyenler de çok oluyor.
Şu an sokağa çıkalım ve Deniz Gezmiş’i soralım. Alacağımız cevap çoğu zaman değişmez: “Siyasî görüşleri sebebi ile idam edildiler”
Cevap doğru ama eksiktir. Deniz Gezmiş ve arkadaşları komünizmi özümsüyorlardı. Emperyalist güçler diye tanımladıkları şey, Türkiye’nin ittifak içersinde bulunduğu diğer devletlerdir. Amerika, İngiltere, Fransa, Yunanistan ve diğer sömürgeci devletler emperyalist tanımında önde gelir.
Yalnız unuttukları bir şey var: “Atatürk anti-emperyalist değildi, milliyetçiydi. (Bunu etnik milliyetçilik sananlar kendilerinden utanmalılar) Ülkesinin menfaati için ittifak sağlama çabasına girerdi ama hiçbir zaman diğer devletlerden bir şey beklemezdi.”
Atatürkçü düşünceyi savunan çoğu kişi Deniz Gezmiş kahramandı der ve fanlarına abone olurlar. Deniz Gezmiş komünist devrimi gerçekleştirmeyi ve 1923 yılında Atatürk tarafından ilân edilen cumhuriyeti ortadan kaldırarak, Karl Marx tarafından imâl edilen sistemi düşlüyordu. O hâlde bu devrimin altında cumhuriyetin yanı sıra Atatürk de kalacaktı.
Bu konudaki idamlar kesinlikle yanlıştır. Diğer yanlış olan şey de, insanlarımızın idam edilene odaklanıp; idam edilenin neyi savunduğunu sorgulamadan sahiplenmesidir.
Bir kere daha anlıyoruz ki: ‘Bizim tek sorunumuz cehalet!’
Tem 27
Dün Ümraniye Soruşturması diye açılan, daha sonra adı Ergenekon Soruşturması olan dava süreci resmen başladı. İddianamenin açıklanmasından önce ateş püskürenler, şimdi açıklama yapmaktan kaçıyorlar. Deniz Baykal bile bugün bu konuya değinmedi. İlerde değinse bile, ‘iddianame başarılı bir komplo teorisidir’ diyeceğinden kesinlikle eminim.
Sanırım bu işin sonu Baykal’a bile dokunacak. Hakkında rüşvet ve usulsüzlük söylentileri aldı başını gidiyor. Dilerimki tüm pislikleri bir bir meydana dökülür ve artık çenesinin kapanması gerektiğini, milletin bunu istediğini anlar. (Ne kadar boş bir beklenti olduğunu biliyorum.)
Benim asıl beklentim, Sayın Abdurrahman Yalçınkaya’nın İşçi Partisi hakkında bir kapatma davası açıp ya da açmayacağıdır. Açarsa Vural Savaş’tan bir farkı olduğuna ve gerçekten ’savcı’ sıfatının doğru kullanıldığına inanacağım. Lâkin lideri 13 aydır tutuklu ve devleti şiddet kullanarak yıkmak için örgüt kurmakla suçlanırken, partisinin hâlâ faaliyet içersinde olması beni korkutmuyor değil.
Diğer korkum da Cumhuriyet gazetesi hakkında. Örgüt kapınıza el bombası atıyor, el bombalarının askeriyeden (ç)alındığı ortaya çıkıyor, imtiyaz sahibi yazarı hakkında muebbet hapis isteniyor ama siz göz göre göre ‘Ergenekon Soruşturması bir safsatadır’ demekten ileri gidemiyorsunuz.
Bu tutum neden?
Çünkü işin içinde bunlar da var. Kendi kendilerini bombaladılar ama yedik sanıyorlar. Bir insan kendi kendisini neden bombalar? Yaptığı haberler ve yazdığı köşe yazıları büyük bir çoğunluğun değerleri ile çelişiyorsa ve bu durumda kendi kendilerini bombalayarak, ‘yobaz halk bizi bombaladı’ süsü vermek için tabiî ki de. Bomba patlamadı çünkü canları tatlıdır. Eminim patlamaması için büyük çaba harcamışlardır.
Savulun adiler, yobaz dediğiniz halk geliyor.
Tem 25
Bundan önceki Cumhurbaşkanı bildiğiniz gibi Ahmet Necdet Sezer’di. Kendileri hukuçudur. Bu sebeple birçok kesimin okumuş adam dediği birisidir. Bunu söyleyenlere Abdullah Gül’ün Doçent Doktor olduğunu hatırlatma gereği çok duydum. Konumuz bu değil, bugünkü konumuz samimiyet.
Siyasette hiçbir zaman samimiyet olmamıştır. Siyaset aslında göreceli bir kavramdır. Benim siyasî görüşümle Mehmet’in görüşünün aynı olmaması buna bir timsaldir. O hâlde siyasette samimiyet aramak Ütopya’da manzaralı ev bulmak gibi bir şey olacaktır. Çünkü asla şahısların ne kadar samimi olduklarını bilemeyeceğiz.
Sayın Sezer’i kırmızı ışıkta geçmediği ve markette kasa sırası beklediği için lusalcılar pek överler. Hatta bu övme, bazen alır başını gider. Sonra Cumhurbaşkanı değişir ve göreve başlayan yeni Cumhurbaşkanı dış ya da birçok iç bölgeyi ziyaret eder. Ulusalcılar samimi değil, göz boyamaktadır der.
O zaman devreye ben girer ve Sayın Sezer’in de göz boyamak için kırmızı ışıkta beklediğini falan söylerim. Bunu kanıtlayabilir misiniz? O hâlde vazgeçin artık şu deli saçmalarından. Kişi ve kurumları yıpratma hevesinizi yenin. Bugün bunları söyleyen siz olmalıydınız. Halbuki çok değil, 5 ya da 6 ay önce “Amerika’nın emri ile ordu Kuzey Irak’tan çekildi” yorumunda bulunanlar da sizlerdiniz. Aslında kurumlar nasıl yıpratılır bunun âdeta dersini verdiniz. (Ör: CHP ve MHP)
Başörtüsü sorununu çözmek isterken bunu elini yüzüne bulaştıran AK Parti’ye değinmiştim. Fakat ben olumlu tenkit yaptım. Sizler gibi iktidar mücadelesi içinde falan değilim. Kendi bakış açımla neler yapılması gerektiğine, neylerin yanlış yapıldığına dikkat çektim.
Evet beyler, siyasette samimiyet olmaz. İsmet İnönü’nün nasıl bir samimiyete sahip olduğunu bana asla açıklayamazsınız.
Tem 24
Dün gece Ülke Tv’de Demokrat Parti Genel Başkanı Süleyman Soylu vardı. Herkes gibi gündemi değerlendirdi ve partisinin hangi doğrultuda çaba sarfettiğini uzun uzun anlattı. Kısaca Soylu: ‘Şu an siyasette bir açmaz var. Bu açmazı biz çözeceğiz. Diğerleri gibi açmazlıklardan malzeme üretmeyeceğiz’ gibi atıflarda bulundu.
Açmaz dediği konu başörtüsü ile ilgili elbette. Mutabakatın sağlanması gerektiğini, aslında bu konunun meclisin gündeminde olmaması gerektiğini anlattı. Bunu üniversiteler arası kurul çözüme kavuşturacakmış. Buraya kadar yazdığım şeyler Sayın Soylu’nun düşünceleriydi.
Şimdi kendi değerlendirmelerime geçiyorum:
Öncelikle, üniversiteler arası kurul sentezi ile bahsedilen yer YÖK’tür. Bildiğiniz gibi 411 kişilik bir uzlaşma ile başörtüsüne üniversitede serbestlik getirildi ve YÖK üniversiteleri kanuna karşı gelmeme konusunda uyardı. Nazik bir şekilde, ‘Yasa çıktı, başörtülü öğrencileri okulunuza alınız’ dedi. Söyler misiniz bana, ‘Kaç üniversite bu kanuna uydu?’ Saymaya gerek yok. Çünkü 8′i geçmeyecektir.
Bırak üniversiteler arası kurulu, kanun çıkarsanız dahi bu sorun ortadan kalkmayacak demektir. AK Parti bu sorunu çözeceğim derken yüzüne gözüne bulaştırdığı konusunda hemfikiriz.
Aslında çözüm şundan ibaret:
Öncelikle anayasa mahkemesine kanun değişikliğini taşıyabilme sayısı arttırılmalıdır. Sanıyorum şu an imza sayısı 120′den az. Bunu 200 yaptığınız zaman otomatik olarak CHP devre dışı kalacaktır. MHP’de CHP’nin oyununa gelmeyeceği için uzlaşma yapmayacaktır. O hâlde yaptığınız kanunun anayasa mahkemesine takılma olasılığını ortadan kaldırmış olacak, hem de CHP’ye karşı bir dışlama politikası kazanacaksınız.
Bu işten sonra, MHP ile işbirliği içersinde ’sivil ve özgürlükçü’ bir anayasa hazırlayacaksınız. Karın ağrıları olabilir. Çünkü devrimlerde her zaman bu olmuştur. Zaten karın ağrıları olmazsa bu devrim sayılmaz. Dört dörtlük bir anayasa ile askerî anayasayı değiştirdiğiniz zaman doğal olarak darbe suçlulularından da hesap sorma yolunuzu açmış olacaksınız. Sonra YÖK nezninde üniversitelere bir mektup ile yasanın çıktığını, uyulmaması hâlinde suç kabul edileceğini ve bunun cezasız kalmayacağını bildireceksiniz.
Çözüldü değil mi?
AK Parti bu konuda hatalı. Çünkü yanlış bir politika izledi. Yanlış politikasının sonucunu değerlendiren Sayın Soylu’da AK Parti’nin önünün kesilmesinden siyasî zeminde nemalandığını söyledi. Eğer bu bakış açısı ile olayları değerlendirmeye kalkarsanız bundan çok kişinin nemalanmaya çalıştığını size kanıtlayabilirim. Örneğin AK Parti’nin bu işten nemalandığını söyleyerek siz de bir nemalanma peşindesiniz. Şöyle ki, onun bu işte samimi olmadığını, kendinizin daha iyi yapabileceğini savunarak nemalanma güdümü içersinde yorumlarınızı dile getirdiğinizi söylemek mümkün. O hâlde bir nemalanma söz konusu ise AK Parti’nin üzerinden sizin de nemalanmaya çalıştığınızı söyleyebiliriz.
Pekâlâ, o hâlde bu bakış açısı büyük bir yanılgıdır. Şu an AK Parti halkın gözünde alternatifi olmayan tek partidir. Uzun bir süre de böyle devam edeceğinin garantisini verebilirim. Bu halktan değil, Sayın Baykal, Sayın Bahçeli ve diğer muhalif kesimlerin iktidar kavgasındaki tutumlarından kaynaklanmaktadır.
Unutmayınız ki AK Parti’ye %48 oy veren halktır. Milletin gözünde AK Parti’yi sindirme, yok etme, ortadan kaldırma eylemleri direkt olarak halk tarafından benimsenecek ve en yakın seçimde sizlere gereken cevap verilecektir.
Sizin anlayamadığınız ya da görmezden gelmeye çalıştığınız tek nokta budur.
Tem 17
Ben bu davanın avukatıyım diyen Baykal’ın yüzünü kızartacak fotoğraflar bulundu bugün. Yüzünün kızarmasından emin değilim ama fotoğraflardan mutlaka eminim. Öncelikle ilk resim Abdullah Öcalan manzaralı Doğu Perinçek’ten geliyor. İkili ne kadar da sempatik poz vermiş değil mi? Resim için buraya tıklayın.
Şu Ulusal Tv’de sık sık propagandası yapılan, ergenekon soruşturmasının baş sanıklarındandır Doğu Perinçek. Sayın Baykal bunun da avukatlığını otomatik olarak üstlenmiş oldu. Yarın belki de Baykal’ın da böyle fotoğrafları çıkacaktır, bilemeyiz!
Bildiğimiz tek şey var, o da artık midemizin bulandığıdır. Baykal gibi düşünen medyadan da, aman bana da sıçrar korkusu ile hareket eden köşe yazarlarından da, boş bir iddianeme diyen tiplerden de artık midemiz bulanıyor. En çok midemizi bulandıran da Sayın Baykal’ın avukatlığıdır.
Bir kez daha anladım, bunlara Kemâlist diyerek ne denli doğru bir tespit yaptığımı! Bizleri en çok üzen de ‘Cumhuriyet elden gidiyor, Atatürkçü düşünce derneğine katkılarınızı esirgemeyin’ tuzağına düşen halkımızdır. Ne tür bir oyun oynandığı apaçık ortada ve bu oyunda bir kez elenen bir daha sahneye çıkamıyor. En azından Deniz Baykal kadar riyakâr değilse çıkamıyor. Onu 6 senedir fasulyeden sayıyoruz.
Öğlen şehit cenazesine, akşam dağdakilerle yemeğe çıkan bir sürü peze**nk var bu ülkede. İşte safsata denilen ergenekon şu aşamada bile bunları bize göstermeye yetti. Bakalım dava açıldıktan sonra daha başka neler öğreneceğiz? O zaman kimlerden, niçin nefret edeceğiz?
Avukat bey hesap versin.
Tem 11
Aslında bunları yazmaktan çok sıkıldım. Fakat bugün türbanın üniversitelerde serbest kalmasına ‘korku verici’ gibi bakanların özünde neyden korktuklarını yazacağım.
Sanıyorum İstanbul Üniversitesi’nin giriş kapısıydı. Muhabir ‘türbansız’ 3-5 kadına yeni çıkacak olan düzenlemeyi soruyor: ‘Hanımefendi, türbana serbestlik geliyor. Neler düşünüyorsunuz?’ Bu 3-5 ‘türbansız’ bayan da şunları söyledi: ‘Hele bir gelsin. Bu kapıda nöbet tutacağız. Gerekirse saçlarını, başlarını yolacağız!’ Hiç abartmadım, kadınların ortak cevapları buydu.
Bu kadınların neden böyle yanıt verdiği apaçık ortada: ‘Cehalet’ Peki bunu mecliste yıllarca ‘korku verici unsur’ gibi gösterenler aslında neyden korkuyorlar? Yıllarca türbanı üniversitede ‘baskı unsuru, korku verici’ gibi yorumlayanların gerçek korkusu acaba ne olabilir?
Benim bildiğim Erdal İnönü’nün SHP’sinden itibaren bu hep böyle nitelendi ve teknik açılımı da ‘lâiklik’ üzerine oturtuldu. Fakat gerçek sebep şu: ‘Yıllarca savundukları şeyin yalan ve gerçek dışı olduğunu bildikleri için hiçbir zaman serbest olmasını istemiyorlar. Türban serbest bırakılırsa senelerdir savundukları safsatalar ortaya çıkacak ve rezil olacaklar. Bunun çok iyi farkındalar.’
Sonra da bu vatandaşları destekleyen halk diyecek ki: ‘Biz ne kadar da hata etmişiz. Bakın, aylardır türban serbest ama tek bir olumsuzluk bile yok. Önceden kardeş gibi okuyan ‘türbanlı ve türbansız’ kızlarımız ya da diğerleri arasında en ufak bir sürtüşme yok!’ Sonra da Baykal ve onun gibi düşünenler siyaset sahnesinden tarih olacaklardı. Fakat bu tarih ertelendi.
Bunun bir diğer örneği de Cumhurbaşkanı seçimlerinde oldu. CHP çıktı sahneye ve dedi ki: ‘Bu adam Cumhurbaşkanı seçilirse Türkiye’nin vay hâline. Cumhuriyet denen bir şey ortada kalmayacak. Buna sebep olmak istemediğimiz için biz meclisten kaçıyoruz!’
Bu mutlak bir ‘rant’ elde etme telaşıydı. 28 Ağustos 2007 tarihinde Abdullah Gül meclis tarafından Cumhurbaşkanı seçildi ve belki de şu ana kadar en ‘aktif ve yapıcı’ görevi icra etti. Bu yalanlarının ortaya çıkmamasına engel olamadılar. Çünkü 22 Temmuz’da halk ‘farkındayız’ dedi; hep bir ağızdan!
Hani Abdullah Gül Cumhurbaşkanı seçilirse şeriat gelirdi? Cumhuriyet elden giderdi? Lâiklik denen bir şey kalmazdı? Sizin gerçek korkunuz yıllarca bu ülkenin evladını ezmenizin, korkutmanızın, yalan söylemenizin ortaya çıkması ve tepetakla olmanız.
Değilse, yüzüme tükürün!
Tem 08
Az önce Baykal’ın grup toplantısını izledim. Tam da açtığım noktada hemen hemen şunları söyledi: ‘Şimdiki anayasanın asker tarafından yazıldığını savunarak sivil bir anayasa derdine düştüler. Japonya neden bunu yapmadı? Orda da hâlâ Merji’nin koyduğu anayasa var. Almanya da öyle.’
Sayın Baykal, Merji’nin koyduğu anayasayı II. Dünya Savaşı’ndan sonra değiştirdiler. İmparatorun geniş yetkileri elinden alınarak, iktidar tam olarak parlemanto çatısı altına taşındı. Hem Japonya ile Türkiye’yi hangi kafa ile kıyasladı anlayamadım. Alkollü mü çıkıyorsun şu meclis toplantılarına ya hu?
Almanya dedin, yine saçmaladın. Almanya ile kıyaslanacak pozisyonda mıyız? Almanya’nın anayasası ‘insan onuru dokunulmazdır’ diye açılır, sen lâiklik peşinde koşarken onur falan bırakmadın insanlarda. Hem Almanya Federal bir devlettir. Kendi eyaletleri vardır ve tüm eyaletler farklı anayasalara sahiptir.
Sayın Erdoğan’ın Baykal’a karşı kullandığı bir söz var: ‘İşim gücüm yok da, dönüp dönüp seni mi yalanlayacağım?’ Buna epey gülmüştüm.
Şimdi TSK’yı ‘ergenekon’ diye diye yıpratıyorsunuz diyen adamlar, Kuzey Irak’tan askerlerimiz çekildiğinde Amerika’dan emir alarak çekildi demediler mi? Bahçeli de, Baykal da, ulucalcılar da dedi bunu. Yıpratmak, sizin gibi iftira atmaktır. Birkaç emekli ihtiyarın suyu bulandırdığı Türkiye’de acayip işler dönüyor.
Fakat biz inanıyoruz: ‘Güzel günler göreceğiz, güneşli günler. Motorları maviliklere süreceğiz.’ (Edip Akbayram)
Tem 01
Çok değil, bundan 3.5 ay önce CHP gibi düşünenler şunları dediler: ‘Bakın, size davayı yargı açtı. Yargı hukuku temsil eder. Bu sebeple yargıya, yargıtaya ve dolaylı olarak hukuka eleştiri yapıyorsunuz. Herkes mahkemenin vereceği karara saygılı olsun ki, Türkiye bundan daha fazla zarar görmesin.’
Yukarıda açıkladığım konu AKP’ye açılan dava sonrası CHP ve onun gibi düşünenlerin ortak düşünceleriydi. Biliyor musunuz? 3.5 ay sonra kıvırdılar. Hem de ne kıvırış! Sinan Aygün ve çeşitli paşa sıfatındaki insanların gözaltına alındığını şu an tüm ajanslar şok haber diye geçiyor.
CHP ve onun gibi düşünenler şimdi ne diyor? Partinin önde gelenleri apar topar ATO’ya giderek brifing alma çabasına düştüler. Sinan Aygün ve diğerlerine yanınızdayız mesajını vermek için elbette.
Asuman Krause geçen haftalarda bir albüm çıkardı. Klip çektiği şarkısını hatırladınız mı? Hep beraber hatırlayalım: ‘Ben kimim senin yanında, belki de sadece bir kukla. Kıvıracaksan da o göbeğin hakkını vereceksin!’
AKP’ye dava açan savcı yargıç değil de ne? O yargıç değilse bugün yukarıda saydığım adamları gözaltına aldıran savcı nereye bağlı? Bunlardan hangisi hukuku temsil ediyor? Saygı istediğiniz hukuk hangisi? Birincisi ise neden? İkincisi ise birincisini niçin unutuyorsunuz?
Daha geçen gün hukuk kararlarına saygı duymalıyız diyen adamlar bugün bu gelişmeleri ‘kepazelik’ diye nitelendirdi. Ben de bunların yaptıklarına ‘döneklik’ diyorum. Delikanlı olun da azcık sözünüzde durun.
Bir de, aylardır ergenekon soruşturması var ama iddianame yok diye kendinizi savunuyordunuz. 1204 sayfadan 800 küsür sayfaya özetlemeye çalıştıkları için savcılar zaman kaybetmiş. Şimdi o iddianame savcılıkta.
İsmet Paşa belki kalkar da durumu kurtarmaya gelir. Sanırım diğer taraf rahat. Bence çok umutlu olmayın. Giden gelmiyor da…
Pardon ama ben önce ‘millî şef’ ilân ettiğiniz, ölürken partisinin mensubu bile olmayan İsmet Paşa’dan mı bahsettim? Sıcaklar beni de çarptı, kusura bakmayın. 
Haz 16
Yaklaşık iki haftadır aynı şeyi tüm medya ve çeşitli merciler tartışıyor: ‘Mahkeme türban kararı ile yetkisini aşmıştır.’ Gerçekten de öyle gibi görünüyor. Değinmeden edemeyeceğim. Mahkemenin toplantısından bir bölüm dışarı sızmıştı, orda bir üye diyordu ki: ‘Eğer iktidar partisi, seçimler 50 yılda bir yapılacak derse ne yapacacağız?’
Bir şey yapmana gerek yok. Şu an iktidarda olan adamlar zaten 5 yıl olan milletvekili genel seçimlerini 4 yıla indirmişti. Sen onu demokrat geçinenlere sor, halktan mümkün mertebe kaçmak isteyen onlar.
Şimdi burada dikkat edilmesi gereken bir konu var. Konu, makhemenin türban kararına bakış açısı ile kapatılma davasındaki bakış açısı aynı mı olur? Yoksa tüm bu tepkiler, eleştiriler ve yorumlar onlar üzerinde bir karizma kurtarma çabası yaratır da, parti kapatma kararı çıkmaz.
Dikkat çekmesi gereken nokta da bu. Herkes, (ben de dahil) türban kararı ile mahkemenin kapatma kararını verdiğini düşünüyordu ama yanılabiliriz. Mahkeme kapatma kararı vermezse bunun iki amacı olabilir: ‘Türban kararı iptal edildiği için iddianamenin temel dayanağı çökmüş oldu’ gerekçesi, diğeri de: ‘Hatayı telafi etmek adına’ bir hamle olur.
Ciddi anayasa hatalarından doğan bir Türkiye’nin tam ortasındayız. Yarın askerin sokağa çıkmayacağı bile belli değil. Çıkması için tezahüret edenler bile var bu ülkede. Paşa’nın mühim görüşmeleri bile var, hakimlerle falan…
Belki biz yanılırız, belki de onlar. AK Parti’nin kapatılıp kapatılmaması aslında beni hiç ilgilendirmiyor. Eğer ortam gerilirse ya da yine memleket demokratım diye geçinenlerin kucağına düşerse; o zaman üzülürüm. Halk onları sandığa gömdükten sonra bu ülke 50 yıl ileri gitti. 50 yıl da geri gitmesi beni yine üzer.
Her şey olsun ama bu ülkenin menfaatine ters düşen bir şey olmasın. Aksi benim de, Baykal’ın da kârına olmaz.
Kopyalayabilir, çalabilir ya da ben yazdım diyebilirsiniz.
|
|
Son Yorum