Mustafa İNAN

Karpuz kabuğundan gemiler yapmak…

Bizim büyük buhranımız, hayatlarımız…

Ekim10

Kültürlü insanlarda bir gelenek ya da nezaket kuralı vardır. Şöyle işler: Biri komşusuna tabak ya da kap gibi bir şey verdiyse mutlaka geri dönerken dolu alır. Kullandığı tabağa geri verirken mutlaka bir şeyler koymuştur. Bunun ne olduğu da mühim değildir. İster bir kase fındık, isterse de ceviz olsun. O an evde ne varsa geri iadede kullanılır.

Batı buna enayilik, bizse kültür diyoruz. Lâkin yıl 2008, şu vakit böyle şeyleri pek sık göremezsiniz. Bu kültür soysuzlaştırılmış ve bir kalıp içersine sokulmuştur. Artık verilen kap geri gelmemektedir.

Devamını okuyun »

Dünde yaşayan tarih olur

Ekim4

Dün 15 vatan evladı acımadan şehit edildi. Şimdi size bir soru soracağım. Söyler misiniz bana, üç kuruşluk adamlarda binlerce liralık silah ve mermiler ne arıyor? İşte bu hesabı bir Allah’ın kulu veremez. Hem verse ne olur ki? Ne en güzel yıllarını Kara Astsubay Meslek Yüksekokulu’nda geçiren Astsubay Çavuş, ne de Uzman Erbaş’lar geri gelir.

Eskiden bana fazla dokunmazdı şehit haberleri. Allah’ın sevdiği kullarmış, gerekirse biz de şehit oluruz der geçerdim. Şimdi yine bu şekilde düşünüyorum ama bu kısırdöngünün varacağı yeri tahmin edebilmek çok güç.

Devamını okuyun »

İki küçük kavrulmuş lokum

Eylül19

Bundan 18 yıl önce, Sivas Devlet Hastanesi Müdür Yardımcısı Muammer Kokili’nin telefonu çalar. Arayan babasıdır. “Oğlum, bizim mahallede Hatice teyze var ya, baş ağrısından yerinden kalkamıyor. Berbat durumda, ona yardımcı olur musun?”

Muammer Bey, “Tabiî baba, gelsin muayene ettireyim” der. Telefonu kapattıktan sonra aklı başına gelir, bu sefer o babasını arar. Evlerde telefonların olmadığı zamanlardır. Telefon olan bir evden babasını çağırırlar. Muammer Bey, “Baba, nasıl gelecek?” diye sorar.

Devamını okuyun »

Pardon vekil, meclis Ankara’da

Eylül15

Mutlaka dikkat etmişsiniz. Uzun zamandır siyasî konular üzerine hiçbir şey yazmıyorum. Bunun çift nedeni var: İlki, artık bu konuların saklambaç oynamaktan öte gitmediğine inanmam. İkincisi ise boş geçirecek bir günüm dahi yok artık. Haftanın yedi günü okul, dershane ya da işletmede oluyorum. (2,2,3)

Lâkin bazen bunlar da değerlendirilmeli ve yazılmalıdır. Örneğin Almanya’da Deniz Feneri Davası diye bir şey görüşülüyor. İlk dava geçen haftaydı. Davanın içeriği beni zerre kadar ilgilendirmez. Yalnız Türk insanını ilgilendirmesi gereken önemli bir noktası var.

Devamını okuyun »

Başka bir inanç sistemi, reenkarnasyon

Eylül13

Az önce bir programda, taze bir tartışmaya şahit oldum. Sunucu önce konuklarına “Reenkarnasyon diye bir şey var mıdır” diye sordu. Konuklardan ikisi ilahiyatçı, birisi psikolog, bir diğeri de kendisine astrolog diyen bayan. Adı Esin, bayağı tombulca. Bir kişi daha vardı. Top sakallı, adı Kubilay ama mesleğini bilmiyorum.

İlahiyatçı olan kişiler kesinlikle böyle bir şey olmadığını, Kuran’daki ayetin yanlış yorumlandığını Esin Hanım’a anlatmak için yırtındılar. Esin Hanım bu arada sunucuya bir soru yöneltti: “En çok mutlu olduğunuz anda, bir anda kendinizi mutsuz hissediyor musunuz?” diye. Sunucu soruyu “bazen” diye yanıtladı. Bu cevaptan tatmin olan Esin Hanım asıl bombayı patlattı: “İşte, siz önceki yaşamınızda çok acı çekmiş birisisiniz!”

Devamını okuyun »

Cumhurbaşkanı Ermenistan’a giderse…

Eylül13

2010 Dünya Kupası grup mücadelesi için bildiğiniz gibi Ermeni meslektaşı Abdullah Gül’ü Erivan’a, maçı beraber seyretmek için davette bulundu. Daveti spor müsabakasından arındırıp incelediğinizde, gerçekten de bir önemli. 73 yıl önce, dönemin Başbakanı İsmet İnönü Ermenistan’da 5-6 saat kalarak bir sabah kahvaltısı yapmıştı.1991 yılında Ermenistan-Türkiye ilişkileri kesilmiş, iki ülke arasına soğuk bir duvar örülmüştü. Tam bu esnada, böyle bir daveti iyi değerlendiren Cumhurbaşkanı Gül, Ermenistan’a gitme kararı aldı. Maçı Ermeni meslektaşı ile birlikte izlemek üzere…

Ermenistan’da da, Türkiye’de de bu ziyaretin gerçekleşmesini istemeyen insanların olduğu gerçek. 2 gün öncesine kadar ben de istemiyordum. Ne oldu da fikrin değişti derseniz, okumaya devam ediniz.

Devamını okuyun »

Menfaatlenen ama çaktırmayanlar

Ağustos27

Türkiye Cumhuriyeti’nde ikamet eden, yine bu ülkenin suyunu içen, hizmetini alan ama sanki ecnebi ülkesi gibi bu ülkeyi taşlayanlar var. Hem de bu insanlar topluma mal olmuş, aziz görünümlü tipler. Kim olduğunu fazla düşünmenize gerek yok: Hıncal Uluç.

Hangi yazısını okursanız okuyun, Türkiye leyhine bir tek cümle göremezsiniz. Kaleminin kafiyesini Türkiye Cumhuriyeti’ni hor, insanlarını da mazlum görmekten alıyor. Geçenlerde “Utanç abidesi” isimli bir yazı yazdı.

Devamını okuyun »

Mola bitti, keyif sürüyor…

Ağustos22

11 Ağustos 2008 Pazartesi günü 15.00′da Ankara’ya doğru başlayan yolculuğum, nihayetinde bugün son buldu. Ankara’da çok özel günler geçirdim ve pırlanta gibi insanlarla tanıştım. Her birine defalarca teşekkür ediyorum. Ankara’dan dönüşüm Balıkesir’in Erdek ilçesine, oradan da Bursa’nın Mustafa Kemâl Paşa ilçesine doğru seyir etti. Çok güzel yerler ve tertemiz insanlar tanıma fırsatı buldum.

Çok ilginç şeyler duydum, öncelikle bunları yorumlayacağım. Örneğin bir büyüğüm dedi ki: “Kuran-ı Kerim’i Türkçe okumak günahtır”

Devamını okuyun »

Kayacı’nın oyunu 3 ile çarpacağız

Ağustos14

Bu satırları Ankara’dan yazıyorum. Burası en az İstanbul kadar geniş ama ondan biraz daha seyrek insanı barındırıyor. Evde yeteri kadar kitap okuduğumu düşündüm ve bir şeyler yazma zamanının geldiğini hisseder gibi oldum. Yazmam gereken şey şu olmalı: Aysun Kayacı.

Eğitim yoksunu bir insan: 15 yaşında mankenliğe atılmış ve ilk olarak tanıtım reyonlarında işe başlamış. 15 yaşındaki çoçukları bizim eğitim sistemimiz 8. sınıfta okutuyor. O hâlde Aysun Kayacı’nın eğitimli olduğunu söyleyemeyiz. Belki de kendisi bu satırları okuduktan sonra bana gıcıklık olsun diye parası neyse verir ve özel bir üniversiteye kaydolur. Malum, kayıt sezonu geliyor ve İstanbul’da bir sürü özel üniversite var.

Yalnız Aysuncuğum, ”Paranın satın alamayacağı şeyler vardır, geri kalan her şey için Master Card” derler. Sana lâzım olan şey bu cümlenin ilk satırlarında gizli.

Sayın Kayacı’dan ricam, bana ulaşsın ve en son okuduğu kitabın adını bildirsin. Harry Potter’ı mı okudu yoksa en son? Utanmasın da ben hiç kitap okumadım desin. Dünya seks ortalamasının altında ya da üstünde olup olmadığımı kontrol etmek için bazen dergi okurum, onun dışında pek okumuşluğum yoktur desin.

Kayacı’da güzel bir vücut ama işe yaramayan bir merkezî otorite var. Vücut kitap okumaz, film izler. Beyin okur, anlamlandırır, gelişir. Bu düşünce insanlara bakış açımızı değiştirir. Velhasıl bizi biraz daha insanlaştırır.

Evet evet. Aysun Kayacı’nın oyunu 3 ile çarpacağız. Onda herkeste olmayan 3 şey daha var: “Görgüsüzlük, cahillik ve aklî yoksunluk”

Trust me Aysun! (Biraz da İngilizce olursa Amerikan ruhlu gençler bizi anlar diye şey ettim.)

14 Ağustos 2008, Ankara

Salaklar ve deliler arasındaki dağ

Temmuz22

Genç adamın arabası bozulmuştu. Saatlerce uğraşmasına rağmen, bir türlü sorunu tam olarak çözemiyordu. Arkasından bir ses duydu: ‘Birader, ne yapıyorsun orada?’ Soruyu yanıtlamak zorunda olduğunu hisseden genç: ‘Sorma, bijonları mazgala düşürdüm.’ Bu cevabın üzerine camdaki davetsiz misafir: ‘Düşündüğün şeye bak. Sök diğer lastiklerden birer tane, bijonsuz olana tak. Tüm lastikler 3 bijonlu olsun. Lastikçiye kadar öyle idare edersin.’ Genç biraz şaşkınlıkla denileni yapar ve davetsiz misafirin olduğu binaya bakar.

Hastane sandığı yer tımarhanedir. Bu hışımla: ‘Bu kadar akıllısın, ne işin var orada?’ diye cılız bir soru yöneltir. Camdaki: ‘Biz burada salaklıktan değil, delilikten yatıyoruz’ diye kısaca durumu özetler. :)

Dün bir film izledik. Eski ama kurgusu gerçek olduğu için pek sorun yaratmıyor. Adı ‘Akıl Oyunları’ ve John Nash isimli matematikçinin hayatını anlatıyor. John üniversitede burslu okur ama diğerlerinden farklı olmak ister ve özgün bir teori hazırlamak için uğraşırken olmayan şeyler görmeye başlar. Üniversitede yalnız yaşadağı hâlde gördüğünü söylediği oda arkadaşı ve Savunma Bakanlığı’nın muhbiri bunlardan birkaçıdır.

Daha sonra evlenir ve eşi hamile kalır. Bu sırada da hastalığı ilerler ve şizofreni tanısı koyulur. Nash artık çığrından çıkmıştır. Gördüğünü söylediği insanlar etrafında dolaşır ve onun aklına engel olmak için ellerinden geleni yaparlar. Hastanede insülin tedavisine başvurulur. Evine döndüğünde bitkin ve yorgundur. Ayrıca eşinin verdiği ilaçları da yutmaz, saklar.

Nash gördüğünü sandığı fizik ötesi insanlarla yaşamaya alışır. Princteon Üniversitesi’nde dersler vermeye başlar. Bu sırada Nobel’de ‘denge teorisi’ ödüle layık görülür. Film böyle uzar gider…

Filmin senaryosu ile Nash’in gerçek hayatı arasında örtüşmezlikler olduğu gerçek. Nitekim, Cesur Yürek filmindeki William Wallace’de gerçekten epey uzaktı.

Nash özgün teori bulmak için çalışırken delirmişti ve ben de bunu gördükten sonra internette el değmemiş bir şey bulmaktan vazgeçtim. Delirmekten korktuğum için değil, insanların her şeye tecavüze yeltendiği, ’sanal’ diye tabir edilen bir dünyayı aslında bizim yarattığımız için…

İçimizi dökmek ve bilgilenmek için internet güzel bir ortam. Diğer her olasılık ‘cinsellik ve terör’ barındırdığı için soyut, aynı zamanda yararsız. Yararlısını ve yararsızını biz bulduğumuz için almamız gereken ders, vermemiz gerekenden çok daha fazla.

« Eski YazılarYeni Yazılar »