Menfaatlenen ama çaktırmayanlar

Bizi Bağlayanlar Yorum Ekle »

Türkiye Cumhuriyeti’nde ikamet eden, yine bu ülkenin suyunu içen, hizmetini alan ama sanki ecnebi ülkesi gibi bu ülkeyi taşlayanlar var. Hem de bu insanlar topluma mal olmuş, aziz görünümlü tipler. Kim olduğunu fazla düşünmenize gerek yok: Hıncal Uluç.

Hangi yazısını okursanız okuyun, Türkiye leyhine bir tek cümle göremezsiniz. Kaleminin kafiyesini Türkiye Cumhuriyeti’ni hor, insanlarını da mazlum görmekten alıyor. Geçenlerde “Utanç abidesi” isimli bir yazı yazdı.

Diyor ki Sayın Uluç: “Çinliler oyunları çok güzel organize ettiler. Türkiye’ye niçin olimpiyatların verilmeyeceğini, verilse de bunu nasıl yüzümüze gözümüze bulaştıracağımızı kanıtladılar. Biz 2000′e Çin’le beraber talip olduk. Çinlilerin yaptığı stadyuma bakın. 100 sene kullanılır. Bizimki daha şimdiden çağ dışı oldu. Bu stadı yaptıranlardan hesap sorulması lazım, bu bir utanç. Türkiye’nin bu işte ne kadar yapmacık, ne kadar sahte olduğu ortaya çıktı.”

Klâsik bir Uluç düşüncesi. Her zaman Türkiye’nin bir haltı beceremeyeceğini yazar ama hiçbir zaman “başarmak için şunları yapmalı” diyemez. Çünkü Türkiye söz konusu olduğunda negatif ve olabildiğince yobaz bir insan. Evet evet, ülkesini her an yerlere vurmaya hazır bir insan için ancak yobaz yakıştırması yapılabilir.

2004 yılında, Antalya valisine eleştiri sınırlarını zorlayan bir yazının da sahibidir Hıncal Bey. Vali dayanamamış ve dava açmıştı. O dava işte bu yıl sonuçlandı ve Sayın Uluç 1 ay hapis cezasına çarptırıldı. Daha sonra günlüğü 11 liradan 1 ay hapis cezası, 898 lira para cezasına dönüştürüldü. Vali demek, bir şehrin en yüksek devlet organı demektir. Bunu da 1939 doğumlu Uluç’a ben öğretecek değilim.

Geçenlerde de hakaret etmek istediği bir insana “dağdaki çoban” yakıştırması yaptı bu yazarımız. Ben de cevap verdim: “Şehirdeki dangalaklarla olmaktansa, dağdaki çobanı her daim tercih etmişimdir.”

Mola bitti, keyif sürüyor…

Bizi Bağlayanlar Yorum Ekle »

11 Ağustos 2008 Pazartesi günü 15.00′da Ankara’ya doğru başlayan yolculuğum, nihayetinde bugün son buldu. Ankara’da çok özel günler geçirdim ve pırlanta gibi insanlarla tanıştım. Her birine defalarca teşekkür ediyorum. Ankara’dan dönüşüm Balıkesir’in Erdek ilçesine, oradan da Bursa’nın Mustafa Kemâl Paşa ilçesine doğru seyir etti. Çok güzel yerler ve tertemiz insanlar tanıma fırsatı buldum.

Çok ilginç şeyler duydum, öncelikle bunları yorumlayacağım. Örneğin bir büyüğüm dedi ki: “Kuran-ı Kerim’i Türkçe okumak günahtır”

Öncelikle, dinin herhangi bir dili yoktur. Kuran-ı Kerim’i şakır şakır Arapça ya da Türkçe okumak ne sevap ne de günahtır. Hiç okumamak günah mıdır bilemem. Onu ulemaya sormak gerekir. (Evet evet, Sayın Erdoğan’a özendim.)

Lâkin dikkat edilmesi gereken ince bir çizgi var: Allah, Kuran-ı Kerim’i insanlar Arapça olarak öğrenmeye çalışsın, şakır şakır okusun ama içeriği ile hiç ilgilenmesin diye mi göndermiştir? Yoksa insanoğlu sevabın, günahın ve emirlerin neler olduğunu öğrensin diye mi?

Kuran-ı Kerim Allah’ın emir ve buyruklarını eksiksiz bir biçimde barındıran kutsal bir kitaptır. Onu Arapça ya da Türkçe okumak önemli değildir. Önemli olan içindekilerin ehemniyetini anlamak, Allah’ın emir ve yasaklarının neler olduğunu öğrenmek ve değersiz yaşadığımız hayatı kıymetlendirmektir.

Yüce Yaratıcı yarın öbür gün kullarının “Sen bize sevabın ya da günahın ne demek olduğunu söylemedin, kaynak vermedin” diye feryat figan eden isyanlarına maruz kalmamak için Kuran-ı Kerim’i gönderdiği alenîdir.

Fakat böyle bir isyan olduğu taktirde, O’nun, “Ben size Kuran’ı aşikâr bir kaynak, eşsiz bir döküman olarak gönderdim ama siz onu anlayamadığınız bir dilde, ısrarla okumaya devam ettiniz. O’nu hayatınızı şekillendirmek için kullanacağınıza, indirildiği dilde okumayı; ama bir kelimesini bile anlamamayı seçtiniz. O hâlde sizler, iyi bir okuyucu ama kötü birer uygulayıcısınız” diye yanıtlaması kaçınılmazdır.

Bunu İngilizce kitabında Türkçe kaynak aramaya benzetmek diye de özetleyebiliriz.

Kayacı’nın oyunu 3 ile çarpacağız

Bizi Bağlayanlar Yorum Ekle »

Bu satırları Ankara’dan yazıyorum. Burası en az İstanbul kadar geniş ama ondan biraz daha seyrek insanı barındırıyor. Evde yeteri kadar kitap okuduğumu düşündüm ve bir şeyler yazma zamanının geldiğini hisseder gibi oldum. Yazmam gereken şey şu olmalı: Aysun Kayacı.

Eğitim yoksunu bir insan: 15 yaşında mankenliğe atılmış ve ilk olarak tanıtım reyonlarında işe başlamış. 15 yaşındaki çoçukları bizim eğitim sistemimiz 8. sınıfta okutuyor. O hâlde Aysun Kayacı’nın eğitimli olduğunu söyleyemeyiz. Belki de kendisi bu satırları okuduktan sonra bana gıcıklık olsun diye parası neyse verir ve özel bir üniversiteye kaydolur. Malum, kayıt sezonu geliyor ve İstanbul’da bir sürü özel üniversite var.

Yalnız Aysuncuğum, ”Paranın satın alamayacağı şeyler vardır, geri kalan her şey için Master Card” derler. Sana lâzım olan şey bu cümlenin ilk satırlarında gizli.

Sayın Kayacı’dan ricam, bana ulaşsın ve en son okuduğu kitabın adını bildirsin. Harry Potter’ı mı okudu yoksa en son? Utanmasın da ben hiç kitap okumadım desin. Dünya seks ortalamasının altında ya da üstünde olup olmadığımı kontrol etmek için bazen dergi okurum, onun dışında pek okumuşluğum yoktur desin.

Kayacı’da güzel bir vücut ama işe yaramayan bir merkezî otorite var. Vücut kitap okumaz, film izler. Beyin okur, anlamlandırır, gelişir. Bu düşünce insanlara bakış açımızı değiştirir. Velhasıl bizi biraz daha insanlaştırır.

Evet evet. Aysun Kayacı’nın oyunu 3 ile çarpacağız. Onda herkeste olmayan 3 şey daha var: “Görgüsüzlük, cahillik ve aklî yoksunluk”

Trust me Aysun! (Biraz da İngilizce olursa Amerikan ruhlu gençler bizi anlar diye şey ettim.)

14 Ağustos 2008, Ankara

Salaklar ve deliler arasındaki dağ

Bizi Bağlayanlar Yorum Ekle »

Genç adamın arabası bozulmuştu. Saatlerce uğraşmasına rağmen, bir türlü sorunu tam olarak çözemiyordu. Arkasından bir ses duydu: ‘Birader, ne yapıyorsun orada?’ Soruyu yanıtlamak zorunda olduğunu hisseden genç: ‘Sorma, bijonları mazgala düşürdüm.’ Bu cevabın üzerine camdaki davetsiz misafir: ‘Düşündüğün şeye bak. Sök diğer lastiklerden birer tane, bijonsuz olana tak. Tüm lastikler 3 bijonlu olsun. Lastikçiye kadar öyle idare edersin.’ Genç biraz şaşkınlıkla denileni yapar ve davetsiz misafirin olduğu binaya bakar.

Hastane sandığı yer tımarhanedir. Bu hışımla: ‘Bu kadar akıllısın, ne işin var orada?’ diye cılız bir soru yöneltir. Camdaki: ‘Biz burada salaklıktan değil, delilikten yatıyoruz’ diye kısaca durumu özetler. :)

Dün bir film izledik. Eski ama kurgusu gerçek olduğu için pek sorun yaratmıyor. Adı ‘Akıl Oyunları’ ve John Nash isimli matematikçinin hayatını anlatıyor. John üniversitede burslu okur ama diğerlerinden farklı olmak ister ve özgün bir teori hazırlamak için uğraşırken olmayan şeyler görmeye başlar. Üniversitede yalnız yaşadağı hâlde gördüğünü söylediği oda arkadaşı ve Savunma Bakanlığı’nın muhbiri bunlardan birkaçıdır.

Daha sonra evlenir ve eşi hamile kalır. Bu sırada da hastalığı ilerler ve şizofreni tanısı koyulur. Nash artık çığrından çıkmıştır. Gördüğünü söylediği insanlar etrafında dolaşır ve onun aklına engel olmak için ellerinden geleni yaparlar. Hastanede insülin tedavisine başvurulur. Evine döndüğünde bitkin ve yorgundur. Ayrıca eşinin verdiği ilaçları da yutmaz, saklar.

Nash gördüğünü sandığı fizik ötesi insanlarla yaşamaya alışır. Princteon Üniversitesi’nde dersler vermeye başlar. Bu sırada Nobel’de ‘denge teorisi’ ödüle layık görülür. Film böyle uzar gider…

Filmin senaryosu ile Nash’in gerçek hayatı arasında örtüşmezlikler olduğu gerçek. Nitekim, Cesur Yürek filmindeki William Wallace’de gerçekten epey uzaktı.

Nash özgün teori bulmak için çalışırken delirmişti ve ben de bunu gördükten sonra internette el değmemiş bir şey bulmaktan vazgeçtim. Delirmekten korktuğum için değil, insanların her şeye tecavüze yeltendiği, ’sanal’ diye tabir edilen bir dünyayı aslında bizim yarattığımız için…

İçimizi dökmek ve bilgilenmek için internet güzel bir ortam. Diğer her olasılık ‘cinsellik ve terör’ barındırdığı için soyut, aynı zamanda yararsız. Yararlısını ve yararsızını biz bulduğumuz için almamız gereken ders, vermemiz gerekenden çok daha fazla.

Kafaları karıştıran ayrıntılar

Bizi Bağlayanlar Yorum Ekle »

Cumhuriyet gazetesine bir bomba atılıyor. Bomba patlamıyor ve kimse en ufak bir zarar görmüyor. Daha sonra bombalarla benzer seri numaraları taşıyan başka bombalar Ümraniye’de bir evde bulunuyor. Kısa bir araştırmadan sonra bombaların Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın deposundan (ç)alındığı ortaya çıkıyor.

Araştırma derinleştiğinde ise Cumhuriyet gazetesi imtiyaz sahibi İlhan Selçuk örgüt üyesi olduğu için gözaltına alınıyor. Daha da derinleştiğinde gazetenin Ankara temsilcisi Mustafa Balbay gözaltına alınıyor. Bombalarda Ergenekon Terör Örgütü’nün parmağı olduğu netleşiyor ama Cumhuriyet gazetesi ezelden beri bu operasyonları AKP’nin siyasî rövanşı olduğunu savunuyor.

Şöyle bir baktığınızda ilginç bir manzara beliriyor, haklısınız. Halkın oy verdiği ve bu oyla muhalefet yapan bir partinin bu örgütün avukatlığına savunması da manzarayı biraz karartıyor. Sayın Baykal’dan bahsediyorum. O tonton, yaşım 70 diyen gıdığı ve ak ama bakımlı saçların sahibi Baykal’dan. Kendisi babannemle yaşıt, babannem de 1938 doğumlu. Her zaman en iyi hükümetin AK Parti olduğunu ve Baykal dönemlerinde neler çektiklerini anlatır durur.

Savcı Zekeriya Öz’ü alnından öpmek lâzım diyen Mehmet Metiner’e karşısındaki bayan, ‘Abdurrahman Yalçınkaya’nın da alnından öper misiniz’ sorusuna ‘evet’ yanıtını veren Sayın Metiner’i kutlamak gerek. Çünkü ülkede iktidar partisine kapatma davası açacak kadar cesur olan savcılarımız da var.

Bir diğer örneği de Fethullah Gülen için verebiliriz. Ondan ortada söylenenlere kanıp nefret duyguları kabaran, kin besleyen ve küfür eden bir toplumumuz var. Bu neden mi böyle? Çünkü onun cemaatini tanımıyorlar. Şu söz daha mutlak açıklıyor: ‘Bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olmak’

Bu ülkede felsefe iyi yapılıyor ama felsefenin temelinde bu söz yatar. Bilgimiz olmadan atıp tutuyoruz. Sonra Avrupa Birliği’ne bir telefon açıyor ve iş teklifinde bulunuyoruz. İş şu: ‘Sizinle bir iş yapmak istiyoruz. Sermayenin %30′unu Türkiye, kalan kısmını da siz karşılayacaksınız.’

Ben de birliğin yerinde olsam bu iş teklifini kabul etmem, Avrupa Birliği’ne işte bu yüzden giremiyoruz. Sokakta durun ve önünüzden geçen insanlara en son hangi kitabı okuduğunu sorun. On kişiden ikisi ‘o işler ilkokul yıllarımda kaldı’ diyecektir.

Şu hani her karanlık olayda dış güçler kelimesini kullanıyoruz ya, o işte tam bir safsata. Kendimizi kandırmamız için uydurulan bir muamma. Dıç güç de, iç güç de biziz ve yıllardır kendimizi aptallaştırıyoruz. Unutmayın. Kocaeli depreminde, beline kolon düştüğü için kıpırdayamayan kadına tecavüz eden öküzleri de bu ülke yetiştirdi.

Dış güç denen bir şey yok. Öküzler de, faşistler de, teröristler de bizim içimizde.

İşte ÖSS’de dönen dolap

Bizi Bağlayanlar Yorum Ekle »

Bu sene de bildiğiniz gibi sonuçlar canlı yayında duyuruldu. Alâkam olmamasına rağmen ben de sunumu izledim. Dikkatimi öyle bir nokta çekti ki…

Ünal Yarımağan birinci olan öğrencilerin sunumunu yapıyor. Bir çoğunu da geçen seneden tanıdığını söylüyor. Sıra ikincilere geldi ve çok önemli bir şey söyledi: ‘Bu öğrencimizi bildiğiniz gibi geçen seneden de tanıyoruz. Kendisi geçen sene birinci olmuştu.’

Geçen sene birinci olan öğrencinin istediği yere yerleşmeme gibi bir seçeneği yok. Nereyi isterse istesin yerleşebilir. Öyleyse bu çoçuk bu sene tekrar neden bu stresi yaşamış?

Cevap bize dershanelerin tanımını da yapmış oluyor. Geçen sene birinci olan öğrenci dershaneden çok iyi bir para ya da başka bir şey almış olmalı ki, bunu bu sene de istiyor. Yahut dershane: ‘Bu sene üniversiteni oku ama önümüzdeki sene ÖSS’de yine derece yap. Masrafların da bizden. Dereceye girersen aldığından çok daha fazlasını verelim.’ diye pazar kurmuş.

Peki bu senenin birincisinin ilk söylediği şey neydi sizce? Aynen şunlardı: ‘Dershane ve okulun iyi programı sayesinde başarılı oldum. Özellikle de dershanem başarımda çok etkili oldu.’

Sen hiç çalışmadın demek? Emeklerin yok? Üstündeki tişörtün renklerine sattın bunları? Öyle mi?

ÖSS’de de mide bulandırıcı bir tezgah kurulmuş ve yıllardır aynı şeyler tekerrür ediyor. Bir yanda canla başla istediği puanı alabilmek için sabahlayan insanlar, diğer yanda da derece yaparsam bilmem kaç bin lira para alacağım diye çalışan gençler var.

Erdal Demirkıran’ın ‘Yerim Seni ÖSS’ kitabına atfen: ‘ÖSS bizi çoktan sindirmiş bile. Çalışmalarımızı, emeklerimizi ve onurumuzu bile.’

Bu kızlar uzaydan gelmedi

Bizi Bağlayanlar Yorum Ekle »

Asuman Dabak’ın kanaltürk isimli kanalda yaptığı bir program var. Ben de kanalları dolaşırken görünce şaşırdım ve bir bakayım dedim. Yüzleri anlamsız figürlerle boyanmış iki kız ve onlara ağızlarına gelen her türlü hakareti etmekten geri kalmayan birkaç insandan başka bir şey göremedim. Kızın annesinin itirazı varmış, programın adı da ‘itirazım var’ olunca soluğu orda almışlar.

Asuman Dabak çok iyi bir oyuncudur. Bu oyununu programda da sergilemekten geri kalmıyor. Diğerleri de hemen hemen öyle. Kıza ne demeli? Hem bana hakaret edemezsiniz diyor, hem de programa paşa paşa katılmaktan vazgeçmiyor. Belli ki program en az 4-5 gündür sürüyor. Her gün aynı yerdeler ama bağrış çağrış bir şeyler olunca reyting kazanıyor, sorun yok.

Annesinin derdi kızlarına yardım etmek. Bunu iyi bir uzmanla çözmek yerine kızını ve onun arkadaşını da alarak programda boy göstermeyi daha uygun bulmuş. Zira doktorlara bir şeyler kaptıracağıma belki para kazanır, bu sayede de kızıma tanımadığım insanlar hakaret eder de belki düzelir diye düşünmüş de olabilir.

Oradaki bir avuç insanın eğitim seviyeleri ortada. Hepsinin kızlara bakış açısı aynı; hayvan gibi üzerlerine gitmek. Evet abartmıyorum. Yolda görseler bön bakışlarla bakmaktan geri kalmayacakları kızlara orda bir şeyler söylemeye çalışıyorlar. Kendi akıllarınca…

Ben mi neler düşünüyorum? Ben o kızların o hâle neden geldiklerini çok iyi anlıyorum. Önce karşımızdaki insanın yerine kendimizi koymamız gerekiyor. Batı buna empati, bense herkes gibi olabilmek diyorum. O kızlar yaptıkları şeyin doğru olduğunu savunuyorlar. Bizim onlara hakaret etmemiz onların doğrularını değiştirmeyecektir. Aksine, daha büyük bir ses tonuyla yaptıklarının doğru olduğunu savunmaya devam edeceklerdir.

Evet beyler, bu kızlar uzaydan gelmedi. Sizin değer vermediğiniz, ittiğiniz ve her gün gazetelerden boy boy bu ülkenin tecavüz haberlerini okuyan kızlar bu hâle geldi ve siz o cahil ağzınızla aynı şeyleri söylemeye devam ettiğiniz sürece de sonuç değişmeyecektir.

Anacağım, benden sana tavsiye. Kızını da al ve bir daha çıkma o programa. Seni ve kızını kullanıyorlar ama farkında bile değilsin. Eğer sen ve kızın da bu oyunun içinde değilse o kız ilerde sorununu dar ağacında çözmeye karar verecektir.

İstemezsin değil mi?

Sahne aynı, sanatçılar farklı

Bizi Bağlayanlar Yorum Ekle »

Şu günlerde hiç duymadığımız kadar Ergenekon lâfı duyduk. Nedir bu ergenekon? Devlet içinde kritik yerlere gelmiş ve ulusalcılık denen şeyi kullanarak darbe kışkıştırcılığı yaparak çeşitli faaliyetleri organize etmek. Bir başka deyimle, medya ve bazı kuruluşları kullanarak kendi menfaatleri gereğince emellerine ulaşmak.

Bunun en açık örneği CHP’dir. Lâiklik diyerek büyük bir kısmı onlar galeyana getirdi. Başarılı da oldular. Üniversite önlerinde: ‘Sıkıyorsa buraya o başı kapalı kızlar gelsinler, yolacağız saçlarını başlarını! Cumhuriyet bizim!’ diyen o üniversiteli cahil kesim bunun en güzel örneğidir.

Darbe yapmak için de zemin oluşturdu bu ulusalcılar. Cumhuriyet elden gidiyor diyen de bunlardı, ‘ay çok korkuyorum, ay çok korkuyorum’ diyerek bu emellere alet olan kızlar da onlardı. Elbette ki medyayı unutmamak gerekir. Şeriat düzen mi geliyor sorularını ekmek parası peşindeki halka yöneltip cevap bekleyenleri ergenekoncu diye içeri almak şart aslında.

Şu durumda bizi en çok güldüren de bugün bu gözaltına alınanlara tepki gösterenlerdir. Bu adamlar yarın veya yarından sonra çıkacak olan iddianame ile suçlu bulunup tutuklanırlarsa o zaman onların yüzlerine tükürmek şart olacaktır. Demek ki siz de öylesiniz ki bu adamlara daha bugünden arka çıktınız.

Ulusalcı geçinip darbe isteyenler demokratik süreçte iktidar olamayıp, parti kapatma veya darbe girişimlerini destekleyen faşistlerdir. AK Parti’nin icraatlerini beğenmemek farklı bir şey, kapatılsın demek çok daha farklı bir şeydir.

Biz 1960′da Menderes’e oynanan oyunun da, bugün bu ergenekoncuların kime hizmet ettiklerinin de, Baykal’ın bu ülkeyi nasıl babasının malı gibi görmesini de iyi bilenlerdeniz!

Biz faşizm destekli ulusalcı da, kendisini milliyetçi sanan ırkçı da değiliz!

Çorabınız siyasî simge, lütfen değiştirin

Bizi Bağlayanlar Yorum Ekle »

Her şey Başbakanın İspanya’da: ‘Türban siyasî simge olsa ne olur? Yasaklayabilir misiniz?’ demesi ile başladı. Ulusalcı basın bunu yarın gazetelerinde, ‘Başbakan gerçek niyetini açıkladı’ şeklinde manşetlerine taşıyacaktı. Bu enbesil insanlar nasıl ki ‘hepimiz Ermeniyiz, hepimiz Hrantız’ sloganlarını kıçlarından anlamışlarsa, bunu da ordan anlamışlardı.

Hele yılların gazetecisi, belgeselcisi Can Dündar’ın kadınların saç telinden tahrik olmak konusunda zırvaladığı şeyleri saymıyorum bile. Bunu bir makele ile açıklamıştım. Aslında Can Bey’in köşe yazarı olduğu gazetenin sahibine baktığımızda şaşırmamak lâzım. Şu ülkede tarafsız bir gazete ve yayın kuruluşu varsa o da ‘Sabah Gazetesi’ grubudur. Mehmet Barlas’ı aman dışarda tutun. Zaten Engin Ardıç ve Mehmet Barlas’ın aynı gazetede köşe yazarı olması Sabah’ın tarafsızlığının apaçık kanıtıdır.

Ergenekon soruşturması şu günlerde her şeyimiz oldu. Cumhuriyetçiler, Atatürkçüler durumu ‘rejim çalkalanması’ olarak açıkladılar. Hukuka inandıklarını söyleyen bu dönek insanlar, gözaltına alınan kişilerin suçsuz bulunduğu takdirde zorla alıkonulacaklarını mı sanıyorlar?

Şerefsiz olmayın da işinize bakın. Kimin bir parmak suçu varsa gitsin cezasını çeksin. Amerika’da ‘zenci ve beyazlar’ diye resmen halkı ikiye bölmüşlerdi. Türkiye’de durum ‘lâikler ve lâik olmayanlar’ diye seyrediyor. Daha da vahimi, bugün bunlara yarın da bana diyen heriflerin ağzından havlamak eksik olmuyor. Havlasan da havlamasan da b*ka bulaşmışsan yanacaksın.

Benden söylemesi.

Bir milenyum portresi

Bizi Bağlayanlar Yorum Ekle »

O eski model, antenli, kamerasız telefonlarımız yok artık. Şimdi televizyonlular moda. Televizyonlu telefonu olmayan itibar görmüyor toplumda. İtibar için cinsel bilgin ve kameralı telefonun şart. Eskiden rehberimize kayıt edecek telefon bulamazken, şimdi rehberin hafıza boyutunu tartışır olduk. Rehberler boş durmasın diye 112′yi, 8090′ı, 8091′i kaydederdik rehberimize; şimdi Esra Erol’la İzdivaç kurmaktan buna zaman bile yok.

Transeksüel bir varlığın ağzının içine bakar olduk. Popstar’da ne yaparsa ertesi gün idol olmaya başladı. Kızların gazozlarını bile Nuri Alço’lar açmıyor artık. Kızlar araya gazozu bile sokmadan yapmaya başladı o işi, gerek yok ki.

Mahallede öküzün biri son ses müzik dinliyor, tam ben bunları yazarken. Hadi beni geç, gece çalışmış ya da hastası olan birisi olabileceğini düşünen yok. O İsmail YK ile gaza basıyor.

Ahmet Şerif İzgören’in de dediği gibi, toplum ikiye bölündü. Küpe takacaksın, ciks olacaksın ve boxerının markası seni anlatacak bu devirde. Otobüste zahmet edip yaşlılara ya da hastalara yer verirsen adam değilsin ilkesini benimseyeceksin.

Okuduğun kitapların önemi yok. Kitap okursan inek ya da salaksın. Selamlaşmaların yerini de küfürler aldı. Annelerin adları sık anılır oldu. Küfürlerimiz idol oldu. Yoldan geçen kızlara da ‘hüp diye içine çekme’ niyeti ile bakıyoruz artık.

Bu devirde ne Salih Bozuk’un vefası ne de Zeki Müren’in şarkıları var. Şarkılarından çok, cinsel kimliği ile anıyoruz Zeki Müren’i. Eminem ya da Justin hayallerimizi süslüyor. Kızlar onları görünce çığlık atıyor, kendinden geçiyor ve âdeta yarılıyor.

Biz işte böyle bir ortamda yaşlanıyoruz. Her şeyin toz pembe gözüktüğü, karanlık bir Türkiye’de nefes alıyoruz. Devletin tapu müdürünün çetelere ortaklık ettiği, eski başbakanının 40 tane villa sahibi olduğu bir memleket burası. Ha bir de bunlar demokrat…

Gazi Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu’nun 2. sınıf öğrencileri, Türkiye Ekonomisi dersinin hocasını bekliyordur. Sınıf, öğrencilerin gürültü patırtısıyla yıkılmaktadır. Sert görünümlü hoca kapıda belirir. Sınıfa kızgın bir bakış atıp kürsüye geçer. Tahtaya kocaman bir ‘1’ rakamı çizer.

“Bakın…” der. “Bu kişiliktir. Hayatta sahip olabileceğiniz en değerli şey…” Sonra ‘1’in yanına, bir ‘0’ koyar.

“Bu, başarıdır. Başarılı bir kişilik ‘1’i ‘10’ yapar.”

Bir ‘0’ daha… “Bu tecrübedir. ‘10’ iken, ‘100’ olursunuz.”

Sıfırlar böyle uzayıp gider: Yetenek… Disiplin… Sevgi…

Eklenen her yeni ‘0’ın, kişiliği 10 kat zenginleştirdiğini anlatır hoca… Sonra, eline silgiyi alıp en baştaki ‘1’i siler. Geriye bir sürü sıfır kalır ve hoca yorumu patlatır:

“Eğer kişiliğiniz yoksa öbürleri hiçtir.”

Biz 1′i koymadan bir sürü 0′a sahip olduğumuz için şimdi bu hâldeyiz. Elimizde bir sürü sıfır var ama hâlâ farkında değiliz ve öyle de öleceğiz…

Kopyalayabilir, çalabilir ya da ben yazdım diyebilirsiniz.