Mustafa İNAN

Karpuz kabuğundan gemiler yapmak…

Yiyemeyeceğin muzu soymayacaksın

Temmuz17

Ben bu davanın avukatıyım diyen Baykal’ın yüzünü kızartacak fotoğraflar bulundu bugün. Yüzünün kızarmasından emin değilim ama fotoğraflardan mutlaka eminim. Öncelikle ilk resim Abdullah Öcalan manzaralı Doğu Perinçek’ten geliyor. İkili ne kadar da sempatik poz vermiş değil mi? Resim için buraya tıklayın.

Şu Ulusal Tv’de sık sık propagandası yapılan, ergenekon soruşturmasının baş sanıklarındandır Doğu Perinçek. Sayın Baykal bunun da avukatlığını otomatik olarak üstlenmiş oldu. Yarın belki de Baykal’ın da böyle fotoğrafları çıkacaktır, bilemeyiz!

Bildiğimiz tek şey var, o da artık midemizin bulandığıdır. Baykal gibi düşünen medyadan da, aman bana da sıçrar korkusu ile hareket eden köşe yazarlarından da, boş bir iddianeme diyen tiplerden de artık midemiz bulanıyor. En çok midemizi bulandıran da Sayın Baykal’ın avukatlığıdır.

Bir kez daha anladım, bunlara Kemâlist diyerek ne denli doğru bir tespit yaptığımı! Bizleri en çok üzen de ‘Cumhuriyet elden gidiyor, Atatürkçü düşünce derneğine katkılarınızı esirgemeyin’ tuzağına düşen halkımızdır. Ne tür bir oyun oynandığı apaçık ortada ve bu oyunda bir kez elenen bir daha sahneye çıkamıyor. En azından Deniz Baykal kadar riyakâr değilse çıkamıyor. Onu 6 senedir fasulyeden sayıyoruz.

Öğlen şehit cenazesine, akşam dağdakilerle yemeğe çıkan bir sürü peze**nk var bu ülkede. İşte safsata denilen ergenekon şu aşamada bile bunları bize göstermeye yetti. Bakalım dava açıldıktan sonra daha başka neler öğreneceğiz? O zaman kimlerden, niçin nefret edeceğiz?

Avukat bey hesap versin.

Kafaları karıştıran ayrıntılar

Temmuz15

Cumhuriyet gazetesine bir bomba atılıyor. Bomba patlamıyor ve kimse en ufak bir zarar görmüyor. Daha sonra bombalarla benzer seri numaraları taşıyan başka bombalar Ümraniye’de bir evde bulunuyor. Kısa bir araştırmadan sonra bombaların Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın deposundan (ç)alındığı ortaya çıkıyor.

Araştırma derinleştiğinde ise Cumhuriyet gazetesi imtiyaz sahibi İlhan Selçuk örgüt üyesi olduğu için gözaltına alınıyor. Daha da derinleştiğinde gazetenin Ankara temsilcisi Mustafa Balbay gözaltına alınıyor. Bombalarda Ergenekon Terör Örgütü’nün parmağı olduğu netleşiyor ama Cumhuriyet gazetesi ezelden beri bu operasyonları AKP’nin siyasî rövanşı olduğunu savunuyor.

Şöyle bir baktığınızda ilginç bir manzara beliriyor, haklısınız. Halkın oy verdiği ve bu oyla muhalefet yapan bir partinin bu örgütün avukatlığına savunması da manzarayı biraz karartıyor. Sayın Baykal’dan bahsediyorum. O tonton, yaşım 70 diyen gıdığı ve ak ama bakımlı saçların sahibi Baykal’dan. Kendisi babannemle yaşıt, babannem de 1938 doğumlu. Her zaman en iyi hükümetin AK Parti olduğunu ve Baykal dönemlerinde neler çektiklerini anlatır durur.

Savcı Zekeriya Öz’ü alnından öpmek lâzım diyen Mehmet Metiner’e karşısındaki bayan, ‘Abdurrahman Yalçınkaya’nın da alnından öper misiniz’ sorusuna ‘evet’ yanıtını veren Sayın Metiner’i kutlamak gerek. Çünkü ülkede iktidar partisine kapatma davası açacak kadar cesur olan savcılarımız da var.

Bir diğer örneği de Fethullah Gülen için verebiliriz. Ondan ortada söylenenlere kanıp nefret duyguları kabaran, kin besleyen ve küfür eden bir toplumumuz var. Bu neden mi böyle? Çünkü onun cemaatini tanımıyorlar. Şu söz daha mutlak açıklıyor: ‘Bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olmak’

Bu ülkede felsefe iyi yapılıyor ama felsefenin temelinde bu söz yatar. Bilgimiz olmadan atıp tutuyoruz. Sonra Avrupa Birliği’ne bir telefon açıyor ve iş teklifinde bulunuyoruz. İş şu: ‘Sizinle bir iş yapmak istiyoruz. Sermayenin %30′unu Türkiye, kalan kısmını da siz karşılayacaksınız.’

Ben de birliğin yerinde olsam bu iş teklifini kabul etmem, Avrupa Birliği’ne işte bu yüzden giremiyoruz. Sokakta durun ve önünüzden geçen insanlara en son hangi kitabı okuduğunu sorun. On kişiden ikisi ‘o işler ilkokul yıllarımda kaldı’ diyecektir.

Şu hani her karanlık olayda dış güçler kelimesini kullanıyoruz ya, o işte tam bir safsata. Kendimizi kandırmamız için uydurulan bir muamma. Dıç güç de, iç güç de biziz ve yıllardır kendimizi aptallaştırıyoruz. Unutmayın. Kocaeli depreminde, beline kolon düştüğü için kıpırdayamayan kadına tecavüz eden öküzleri de bu ülke yetiştirdi.

Dış güç denen bir şey yok. Öküzler de, faşistler de, teröristler de bizim içimizde.

İşte ÖSS’de dönen dolap

Temmuz14

Bu sene de bildiğiniz gibi sonuçlar canlı yayında duyuruldu. Alâkam olmamasına rağmen ben de sunumu izledim. Dikkatimi öyle bir nokta çekti ki…

Ünal Yarımağan birinci olan öğrencilerin sunumunu yapıyor. Bir çoğunu da geçen seneden tanıdığını söylüyor. Sıra ikincilere geldi ve çok önemli bir şey söyledi: ‘Bu öğrencimizi bildiğiniz gibi geçen seneden de tanıyoruz. Kendisi geçen sene birinci olmuştu.’

Geçen sene birinci olan öğrencinin istediği yere yerleşmeme gibi bir seçeneği yok. Nereyi isterse istesin yerleşebilir. Öyleyse bu çoçuk bu sene tekrar neden bu stresi yaşamış?

Cevap bize dershanelerin tanımını da yapmış oluyor. Geçen sene birinci olan öğrenci dershaneden çok iyi bir para ya da başka bir şey almış olmalı ki, bunu bu sene de istiyor. Yahut dershane: ‘Bu sene üniversiteni oku ama önümüzdeki sene ÖSS’de yine derece yap. Masrafların da bizden. Dereceye girersen aldığından çok daha fazlasını verelim.’ diye pazar kurmuş.

Peki bu senenin birincisinin ilk söylediği şey neydi sizce? Aynen şunlardı: ‘Dershane ve okulun iyi programı sayesinde başarılı oldum. Özellikle de dershanem başarımda çok etkili oldu.’

Sen hiç çalışmadın demek? Emeklerin yok? Üstündeki tişörtün renklerine sattın bunları? Öyle mi?

ÖSS’de de mide bulandırıcı bir tezgah kurulmuş ve yıllardır aynı şeyler tekerrür ediyor. Bir yanda canla başla istediği puanı alabilmek için sabahlayan insanlar, diğer yanda da derece yaparsam bilmem kaç bin lira para alacağım diye çalışan gençler var.

Erdal Demirkıran’ın ‘Yerim Seni ÖSS’ kitabına atfen: ‘ÖSS bizi çoktan sindirmiş bile. Çalışmalarımızı, emeklerimizi ve onurumuzu bile.’

İki dakika önde yaşamak

Temmuz12

Chris Johnson’un ilginç bir özelliği vardır. Belki de bu özellik, 6 milyar insanın arasından ona çok özel bir kapı açıyordu. Chris kendisini etkileyecek olayların 2 dakika sonrasını görebiliyordu. Buna herkesten 2 dakika önde yaşamak da diyebiliriz. Bu sayede yapmayı düşlediği bir hareketin 2 dakika sonrasında neler olup bittiğini görebiliyordu.

Next isimli filmden bahsediyorum. Konusu ve oyuncu kadrosu ile mükemmeldi. Belki de Prestij’den sonra izlediğim bu türdeki en iyi filmdi. Chris’in önce hayalini kurduğu kızı elde etme çabaları ve onu kurtarma plânları harika ötesiydi.

Kendinizde böyle bir özellik olmasını ister miydiniz? Olsaydı neler yapmak isterdiniz? Düşünsenize, önünüzden çok hoşlandığınız bir bayan geçiyor. Hayalinizde ona yaklaşma metodları kuruyorsunuz ve bu metodların 2 dakika sonrasını da görebiliyorsunuz. Bir metod tutmadıysa diğerine geçiyorsunuz. Chris de buna benzer bir şeyi Liz’i tavlamak için yapıyordu. :)

Aslında Türkiye’de bu mümkün olsa bile 2 dakika sonra gördüklerinizin gerçek olma olasılığı çok az. Çünkü her an gündem değişebiliyor. Hiç aklımızda yokken ABD Konsolosluğu’na saldırı olabiliyor ya da iktidar partisine beklenmedik bir anda kapatma davası açılabiliyor. Bence Türk insanı için 2 dakika çok az bir süre. Bize an az 1 yıl sonrasını görebilme gücü gerekiyor.

Unutmadan, Chris’in sevgilisi Jessica Biel‘dı. Oyunculuğu ve kendisi muhteşemdi. :)

Kanadoğlu yine saçmaladı

Temmuz12

Yılların hukukçusu ve 367 mucidi böyle bir hatayı nasıl yaptı hâlâ şoktayım. Sayın Sabih Kanadoğlu’ndan bahsediyorum. Geçenlerde Ergenekon Soruşturması’na atfen dedi ki: ‘Bunların hepsi plan. Suç olabilmesi için eylem gerekli. Eylem olmadan da ceza veremezsiniz. Ancak örgüt kurma suçundan yargılayabilirsiniz.’

Türkçesi şöyle: ‘Bu adamlar darbe girişiminde bulunmuşlar ama başaramamışlar. Siz bunları başardıkları şeylerden yargılayabilirsiniz ve onlar da suç işlemek üzere kurulan örgütten başka bir şey olamaz.’

Duyunca epey şaşırmıştım. Ceza kanunlarında ‘adam öldürmeye kasten teşebbüs’ denen bir suç var. Bilginiz muhakkak vardır. Mahkûma, ‘adam öldürmeye kasten teşebbüs’ suçundan ‘müebbet hapis’ bile verilen davalar var. Çünkü mahkûm elinde olsa öldürecektir. Potansiyel suçludur ama eylem engellenmiştir. Belki de tahliye edilse ilk işi başaramadığı şeyi gerçekleştirmek olacaktır.

Bu adamlarda (add, emekli paşalar) 2004 senesinden sonra çeşitli darbe girişimlerine kalkışmışlar ama çeşitli engellemeler sonucu başarısız kalmışlar. Planlı ve örgütlü darbe girişiminde bulunmak, ‘adam öldürmeye kasten teşebbüs’ suçundan farksız mı? Darbe yerine adamı koyduğunuzda, yani ‘empati’ yaptığınızda farkı anlayacaksınız.

Sabih Kanadoğlu’nu dinlesek ve eylem olduktan sonra yargılamaya kalksak; yargılayabilir miyiz? Katiyen yargılayamayız. 1960′da ve 1980′de yargılayabildik mi? Hem yargılamadık, hem de başımıza Cumhurbaşkanı olarak diktik. 1960′da genç subayların başı Cemal Gürsel’i, 1980′de de Kenan Evren’i Cumhurbaşkanı yaptık biz.

Sabih Bey görevi sırasında da böyleydi, şimdi de böyle. Kendisine tavsiyem elini, ayağını çeksin siyasetten ve evinin arka bahçesinde torunları ile evcilik oynasın. Yoksa kendisi hakkında yazacağım bir sürü makale olacak. Artık onun gibilerle uğraşmak istemiyorum.

Ben büyüyen, gelişen, insan haklarına tüm Avrupa’dan daha çok önem veren, Amerika’nın muhtaç olduğu bir Türkiye yazmak istiyorum.

Sabih Kanadoğlu’nun o hezeyan fikirlerini değil.

İşte sizin gerçek korkunuz

Temmuz11

Aslında bunları yazmaktan çok sıkıldım. Fakat bugün türbanın üniversitelerde serbest kalmasına ‘korku verici’ gibi bakanların özünde neyden korktuklarını yazacağım.

Sanıyorum İstanbul Üniversitesi’nin giriş kapısıydı. Muhabir ‘türbansız’ 3-5 kadına yeni çıkacak olan düzenlemeyi soruyor: ‘Hanımefendi, türbana serbestlik geliyor. Neler düşünüyorsunuz?’ Bu 3-5 ‘türbansız’ bayan da şunları söyledi: ‘Hele bir gelsin. Bu kapıda nöbet tutacağız. Gerekirse saçlarını, başlarını yolacağız!’ Hiç abartmadım, kadınların ortak cevapları buydu.

Bu kadınların neden böyle yanıt verdiği apaçık ortada: ‘Cehalet’ Peki bunu mecliste yıllarca ‘korku verici unsur’ gibi gösterenler aslında neyden korkuyorlar? Yıllarca türbanı üniversitede ‘baskı unsuru, korku verici’ gibi yorumlayanların gerçek korkusu acaba ne olabilir?

Benim bildiğim Erdal İnönü’nün SHP’sinden itibaren bu hep böyle nitelendi ve teknik açılımı da ‘lâiklik’ üzerine oturtuldu. Fakat gerçek sebep şu: ‘Yıllarca savundukları şeyin yalan ve gerçek dışı olduğunu bildikleri için hiçbir zaman serbest olmasını istemiyorlar. Türban serbest bırakılırsa senelerdir savundukları safsatalar ortaya çıkacak ve rezil olacaklar. Bunun çok iyi farkındalar.’

Sonra da bu vatandaşları destekleyen halk diyecek ki: ‘Biz ne kadar da hata etmişiz. Bakın, aylardır türban serbest ama tek bir olumsuzluk bile yok. Önceden kardeş gibi okuyan ‘türbanlı ve türbansız’ kızlarımız ya da diğerleri arasında en ufak bir sürtüşme yok!’ Sonra da Baykal ve onun gibi düşünenler siyaset sahnesinden tarih olacaklardı. Fakat bu tarih ertelendi.

Bunun bir diğer örneği de Cumhurbaşkanı seçimlerinde oldu. CHP çıktı sahneye ve dedi ki: ‘Bu adam Cumhurbaşkanı seçilirse Türkiye’nin vay hâline. Cumhuriyet denen bir şey ortada kalmayacak. Buna sebep olmak istemediğimiz için biz meclisten kaçıyoruz!’

Bu mutlak bir ‘rant’ elde etme telaşıydı. 28 Ağustos 2007 tarihinde Abdullah Gül meclis tarafından Cumhurbaşkanı seçildi ve belki de şu ana kadar en ‘aktif ve yapıcı’ görevi icra etti. Bu yalanlarının ortaya çıkmamasına engel olamadılar. Çünkü 22 Temmuz’da halk ‘farkındayız’ dedi; hep bir ağızdan!

Hani Abdullah Gül Cumhurbaşkanı seçilirse şeriat gelirdi? Cumhuriyet elden giderdi? Lâiklik denen bir şey kalmazdı? Sizin gerçek korkunuz yıllarca bu ülkenin evladını ezmenizin, korkutmanızın, yalan söylemenizin ortaya çıkması ve tepetakla olmanız.

Değilse, yüzüme tükürün!

Güneş balçıkla sıvanmaz

Temmuz10

Medya yine ‘Ergenekon Soruşturması’ kapsamında ikiye bölündü. Bir taraf operasyonlara ‘planlı’ derken, diğer tarafsa ‘pislikleri pazara döküldü’ diyor. Kısaca bir taraf korkuyor, diğer taraf korkacak bir şeyim yok diyor. Peki bu medya neyden korkuyor? Korkulacak bir şey varsa diğer taraf neden korkmuyor? Şimdi soruların cevabını tek tek vereceğiz.

Öncelikle sözlerime Bülent Arınç’ı kutlayarak girmek istedim. Kendisi Abdüllatif Şener’e: ‘Benim eşimin başı da kapalı, seninkinin de. Demek ki onlara göre ikimiz de lâik sayılmayız. O hâlde bana küfür edenler seni alkışlıyorsa bir problem var demektir. Bu da bir süre seni kullanacakları içindir’ dedi ve gereken özeti de yaptı: ‘Erkan Mumcu’nun durumuna düşme!’ Şener’e vereceğim yanıtın bir benzerini daha etkili bir şekilde Sayın Arınç verdiği için bu konuya değinmeyeceğim.

Gelelim Ergenekon Soruşturması’na muhalif ve taraf olan kesimlere. Dünkü ‘cumhuriyet’ isimli gazetede şöyle bir manşet vardı: ‘Korku İmparatorluğu’ Manşet diyor ki: ‘Bu operasyonla Atatürk’ü sevenlere, Cumhuriyet aşıklarına korku servis edilmektedir.’ Pardon birader, ne korkusu? Paşalar ‘aşık’ oldukları için tutuklandılar? Hem de Atatürk’e? Ortada ciddi bir suç var, kıçınzı ağaç oyuğundan çıkarın artık. Bu suçun PKK’nın amaçından bir farkı da yok. İkisi de hükümeti ‘legal olmayan yollarla’ yıkmayı amaçlıyor.

Atatürk aşıklığı ulusalcıyım deyip darbe planı ve şakşakçılığı yapmakla olmaz. Bu sadece ciddi bir Kemâlist eylemdir, uşaklıktır, ahmaklıktır. Bence Baykal’ı da alsınlar. Cumartesi günü Niğde’nin Ulukışla isimli ilçesinde bir konuşma yaptı ve bir lâf ebeliğine imza attı. Baykal, ‘Ulukışla! Haydi göreve!’ dedi ve halk şaşırdı. Ben görevimi 22 Temmuz’da yaptım der gibi baktı Baykal’a ama Baykal Ulukışla derken askeri kastediyordu. Ulu Kışla = Ordu

Şu an bunların ağızlarındaki korku ‘bana da sıçrarsa’ korkusu. Yıllarca bunların avukatlığını, sözcülüğünü ve basın ayağını işleten adamlarda var bu korku. İddianame diye tutturan bir grup ‘üşütük’ de bunlardan. Sanki o iddianameyi çok merak ediyorsun. Etmiyorsun, sadece yıpratmak için elindeki kozu kullanıyorsun. 2500 sayfa olan şeyi sanki okuyacaksın, sanki umrunda olacak.

Diyelimki bu tutuklananlar 20 yıl hapisle cezalandırıldılar. O zaman da bu işte ‘Tayyip’ parmağı var diyebilir misin? Vallahi de, billahi de dersiniz siz. 50 sene önce ‘aşırı solcu’ diyerek din elden gidiyor dediler, şimdi oyun tersine döndü. Bu sefer de ‘aşırı dinliler’ diye darbe planları hazırlıyorlar.

Ortada bir kazan var ve bu kazanda üzerinde azcık da olsa bir pislik olan yanacak. Basın yolu ile bu kazanın ateşini söndürmek isteyenler var. Ben de diyorum ki: ‘Şu lâf ebeliğini bırakın. Pisliği olan yansın!’

Bu kızlar uzaydan gelmedi

Temmuz9

Asuman Dabak’ın kanaltürk isimli kanalda yaptığı bir program var. Ben de kanalları dolaşırken görünce şaşırdım ve bir bakayım dedim. Yüzleri anlamsız figürlerle boyanmış iki kız ve onlara ağızlarına gelen her türlü hakareti etmekten geri kalmayan birkaç insandan başka bir şey göremedim. Kızın annesinin itirazı varmış, programın adı da ‘itirazım var’ olunca soluğu orda almışlar.

Asuman Dabak çok iyi bir oyuncudur. Bu oyununu programda da sergilemekten geri kalmıyor. Diğerleri de hemen hemen öyle. Kıza ne demeli? Hem bana hakaret edemezsiniz diyor, hem de programa paşa paşa katılmaktan vazgeçmiyor. Belli ki program en az 4-5 gündür sürüyor. Her gün aynı yerdeler ama bağrış çağrış bir şeyler olunca reyting kazanıyor, sorun yok.

Annesinin derdi kızlarına yardım etmek. Bunu iyi bir uzmanla çözmek yerine kızını ve onun arkadaşını da alarak programda boy göstermeyi daha uygun bulmuş. Zira doktorlara bir şeyler kaptıracağıma belki para kazanır, bu sayede de kızıma tanımadığım insanlar hakaret eder de belki düzelir diye düşünmüş de olabilir.

Oradaki bir avuç insanın eğitim seviyeleri ortada. Hepsinin kızlara bakış açısı aynı; hayvan gibi üzerlerine gitmek. Evet abartmıyorum. Yolda görseler bön bakışlarla bakmaktan geri kalmayacakları kızlara orda bir şeyler söylemeye çalışıyorlar. Kendi akıllarınca…

Ben mi neler düşünüyorum? Ben o kızların o hâle neden geldiklerini çok iyi anlıyorum. Önce karşımızdaki insanın yerine kendimizi koymamız gerekiyor. Batı buna empati, bense herkes gibi olabilmek diyorum. O kızlar yaptıkları şeyin doğru olduğunu savunuyorlar. Bizim onlara hakaret etmemiz onların doğrularını değiştirmeyecektir. Aksine, daha büyük bir ses tonuyla yaptıklarının doğru olduğunu savunmaya devam edeceklerdir.

Evet beyler, bu kızlar uzaydan gelmedi. Sizin değer vermediğiniz, ittiğiniz ve her gün gazetelerden boy boy bu ülkenin tecavüz haberlerini okuyan kızlar bu hâle geldi ve siz o cahil ağzınızla aynı şeyleri söylemeye devam ettiğiniz sürece de sonuç değişmeyecektir.

Anacağım, benden sana tavsiye. Kızını da al ve bir daha çıkma o programa. Seni ve kızını kullanıyorlar ama farkında bile değilsin. Eğer sen ve kızın da bu oyunun içinde değilse o kız ilerde sorununu dar ağacında çözmeye karar verecektir.

İstemezsin değil mi?

Yine sen, yine saçmalıkların

Temmuz8

Az önce Baykal’ın grup toplantısını izledim. Tam da açtığım noktada hemen hemen şunları söyledi: ‘Şimdiki anayasanın asker tarafından yazıldığını savunarak sivil bir anayasa derdine düştüler. Japonya neden bunu yapmadı? Orda da hâlâ Merji’nin koyduğu anayasa var. Almanya da öyle.’

Sayın Baykal, Merji’nin koyduğu anayasayı II. Dünya Savaşı’ndan sonra değiştirdiler. İmparatorun geniş yetkileri elinden alınarak, iktidar tam olarak parlemanto çatısı altına taşındı. Hem Japonya ile Türkiye’yi hangi kafa ile kıyasladı anlayamadım. Alkollü mü çıkıyorsun şu meclis toplantılarına ya hu?

Almanya dedin, yine saçmaladın. Almanya ile kıyaslanacak pozisyonda mıyız? Almanya’nın anayasası ‘insan onuru dokunulmazdır’ diye açılır, sen lâiklik peşinde koşarken onur falan bırakmadın insanlarda. Hem Almanya Federal bir devlettir. Kendi eyaletleri vardır ve tüm eyaletler farklı anayasalara sahiptir.

Sayın Erdoğan’ın Baykal’a karşı kullandığı bir söz var: ‘İşim gücüm yok da, dönüp dönüp seni mi yalanlayacağım?’ Buna epey gülmüştüm. :)

Şimdi TSK’yı ‘ergenekon’ diye diye yıpratıyorsunuz diyen adamlar, Kuzey Irak’tan askerlerimiz çekildiğinde Amerika’dan emir alarak çekildi demediler mi? Bahçeli de, Baykal da, ulucalcılar da dedi bunu. Yıpratmak, sizin gibi iftira atmaktır. Birkaç emekli ihtiyarın suyu bulandırdığı Türkiye’de acayip işler dönüyor.

Fakat biz inanıyoruz: ‘Güzel günler göreceğiz, güneşli günler.  Motorları maviliklere süreceğiz.’ (Edip Akbayram)

Facebook amele kaynıyor

Temmuz7

Şu ulusalcılar beni orda bile buldu. Bununla da kalmadı, cevap vermemle birlikte beni arkadaş listesine ekledi ve özel mesaj gönderdi. Ne arkadaşlık teklifine, ne de özel mesajına yanıt verdim. Çünkü ortak paydaları, demogoji yapmaları!

Bunların basit örnekleri geçmişte de var. Örneğin ‘lâiklik tehlikede, cumhuriyet elden gidiyor’ serzenişleri. Giden bir şey yok. Gidiyormuş gibi gösterip kullandığı için işte böyleleri Kemâlisttir ve asla Atatürkçü değildir. Atatürk askeri meclisten çıkarmak için elinden geleni yaptı ve onları gerçek görev yerlerine taşıdı.

Dün ‘ulusal tv’ isimli bir kanalı izliyorum, uydudan yayın yapıyor. Ne zaman açsam ‘ergenekon tertibi’ diye bir başlığın altında kendileri gibi düşünen ‘ulusalcıları’ konuşturuyorlar. Şu ‘ergenekon tertibi’ dedikleri şeyin içinde ‘cumhurbaşkanı’ bile varmış. Vallahi Sayın Gül yerinde olsam tazminat davası açar, aldığım parayla da keyfime bakarım. Hatta az sonra durumu belirten bir maili cumhurbaşkanlığı makamına göndereceğim. En azından durumdan haberdar olsunlar.

‘Biz kaç kişiyiz’ hareketinin son mitingine 250 kişi katılmış ama bu adam seçime katıldığında 16 milyon oy alacağını iddia ediyor. Höst ulan!

Ben burada kişisel makalelerimi yayımlıyorum. Oturduğum yerden vatan kurtaracak değilim. Kimseden bir gelir ya da bağış almıyorum. Tüm içerik benim özgünüm. Ben de mi bu işin içindeyim?

Komik olma sahte ulusalcı. Faşizmin içersinde boğulacaksınız, tek derdiniz hâlâ lâiklik.

« Eski YazılarYeni Yazılar »