Bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olmak

Siyasî Anekdotlar Yorum Ekle »

Çoğu kişinin ‘Hatırla Sevgili’ dizisinde öğrendiği tarihi bir olay vardır: “Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan 12 Mart darbesinden sonra idam edilmişlerdir.’ O zamanlar idam cezalarını mahkemeden sonra senato onaylıyordu. İsmet İnönü, “Siyasî suçlar idamla cezalandırılmamalı” derken, Bülent Ecevit’te onunla aynı fikirdedir. Lâkin Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel ise idamı doğru bulur. Daha sonraki yıllarda Demirel idamları talihsizlik olarak yorumlayacaktır.

Konumuz o zamanın siyasî tablosu değil, konumuz cehalet. Elbetteki idamları asla affetmeyeceğiz, kabullenmeyeceğiz ama bu Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının neyi savunduklarını bilmeden yapılamaz. Demek istediğim, şu an Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını kahraman olarak gören insanlarımız ne onların düşüncelerini, ne de düşledikleri Türkiye’nin nasıl bir şey olduğunu biliyor.

Bildikleri tek şey var: “Deniz Gezmiş ve arkadaşları birer kahramandı ve asıldı.” Bu bir diziye malzeme olmasaydı belki de çoğu bundan habersiz ölecekti. İş kahramanlık olunca sahiplenen de, destekleyenler de çok oluyor.

Şu an sokağa çıkalım ve Deniz Gezmiş’i soralım. Alacağımız cevap çoğu zaman değişmez: “Siyasî görüşleri sebebi ile idam edildiler”

Cevap doğru ama eksiktir. Deniz Gezmiş ve arkadaşları komünizmi özümsüyorlardı. Emperyalist güçler diye tanımladıkları şey, Türkiye’nin ittifak içersinde bulunduğu diğer devletlerdir. Amerika, İngiltere, Fransa, Yunanistan ve diğer sömürgeci devletler emperyalist tanımında önde gelir.

Yalnız unuttukları bir şey var: “Atatürk anti-emperyalist değildi, milliyetçiydi. (Bunu etnik milliyetçilik sananlar kendilerinden utanmalılar)  Ülkesinin menfaati için ittifak sağlama çabasına girerdi ama hiçbir zaman diğer devletlerden bir şey beklemezdi.”

Atatürkçü düşünceyi savunan çoğu kişi Deniz Gezmiş kahramandı der ve fanlarına abone olurlar. Deniz Gezmiş komünist devrimi gerçekleştirmeyi ve 1923 yılında Atatürk tarafından ilân edilen cumhuriyeti ortadan kaldırarak, Karl Marx tarafından imâl edilen sistemi düşlüyordu. O hâlde bu devrimin altında cumhuriyetin yanı sıra Atatürk de kalacaktı.

Bu konudaki idamlar kesinlikle yanlıştır. Diğer yanlış olan şey de, insanlarımızın idam edilene odaklanıp; idam edilenin neyi savunduğunu sorgulamadan sahiplenmesidir.

Bir kere daha anlıyoruz ki: ‘Bizim tek sorunumuz cehalet!’

Artık beni kimse yalnız bırakamaz

Kişisel Hususlar Yorum Ekle »

Ayrılık ‘bizi bize’ hatırlatır.

Önce ürperir insan, sonra toparlanır. Uyuyana kadar kesin kararlıdır ama uyandığında aklına ilk o takılır. Derin düşünceler yerini hüzünlü bekleyişlere bırakır. Bazen ağlanır, bazen de saçmalanır. Önce aklına acaba şu an ne yapıyor, daha sonra da umrumda olmalı mı sorusu takılır. Aslında ayrılık, insana çok şey hatırlatır. Adam olana velhasıl…

Hayat, bir radyo frekansında konaklarken diğerlerinde kaçırdığımız şarkılardan farksızdır. Başkasına geçildiğinde bu sefer de bir öncekinin kaçırılacağının farkına varmaktır. Varlık, hangi frekansın daha iyi olacağı sorusunu asla yanıtlayamayacaktır. Arzuları hiçbir zaman azalmayacağı için daima şu anki kadar mutlu olacaktır.

‘İçini başkalarına açacaksan yaşama’ diyen adamla siz tanıştınız mı? Yahut da ‘Ben sevmekten hiç borçlu çıkmadım’ diyenle? İkisinin de aynı kişi olduğu alenîdir: Özdemir Asaf.

Ayrılık çok şey hatırlatır adam olana: Bazen Özdemir Asaf’la bile tanıştırır. Marjinal olma hevesinizi kaşımıza, gözümüze ya da başka uzuvlarımıza bir şeyler takarak belli etme amaçlarımız ’sidikle don yıkamak’ kadar saçmadır. En iyi marjinaller, karanlıktan kurtulanlardır. Işık hızına eriştiğimiz vakit karanlıktan kurtulacağızdır.

İnsanlar gelmeleri ile yalnızlıklarını giderenleri severler.
Gitmeleri ile kendilerini yalnız bırakanlara aşık olurlar.

Özdemir Asaf

Benden sonra mutluluk…

Muhtelif Dinletiler Yorum Ekle »

Bir gün döner gelirse
Ona ne söylemeli?
- Dersin ki bekleyerek,
Kapadı gözlerini.

Ya yine o sorarsa
Beni hiç tanımadan?
- Belki bir derdi vardır,
Ona kardeşçe davran.

Nerde diye sorarsa,
Ne cevap vereyim ben?
- Ver altın yüzüğümü,
Hiç birşey söylemeden.

Ya derse ki salonda
Neden yok hiç kimseler?
- Açık kalmış kapıyı,
Sönmüş lambayı göster.

Ya o zaman derse ki
Nasıl oldu ölü mü?
- Belki ağlar, kıyamam,
Söylersin güldüğümü.

(Başlık ulvî şair Özdemir Asaf’ın şiir kitabının adıdır.)

Tek tek kıvırıyorlar…

Siyasî Anekdotlar Yorum Ekle »

Dün Ümraniye Soruşturması diye açılan, daha sonra adı Ergenekon Soruşturması olan dava süreci resmen başladı. İddianamenin açıklanmasından önce ateş püskürenler, şimdi açıklama yapmaktan kaçıyorlar. Deniz Baykal bile bugün bu konuya değinmedi. İlerde değinse bile, ‘iddianame başarılı bir komplo teorisidir’ diyeceğinden kesinlikle eminim.

Sanırım bu işin sonu Baykal’a bile dokunacak. Hakkında rüşvet ve usulsüzlük söylentileri aldı başını gidiyor. Dilerimki tüm pislikleri bir bir meydana dökülür ve artık çenesinin kapanması gerektiğini, milletin bunu istediğini anlar. (Ne kadar boş bir beklenti olduğunu biliyorum.)

Benim asıl beklentim, Sayın Abdurrahman Yalçınkaya’nın İşçi Partisi hakkında bir kapatma davası açıp ya da açmayacağıdır. Açarsa Vural Savaş’tan bir farkı olduğuna ve gerçekten ’savcı’ sıfatının doğru kullanıldığına inanacağım. Lâkin lideri 13 aydır tutuklu ve devleti şiddet kullanarak yıkmak için örgüt kurmakla suçlanırken, partisinin hâlâ faaliyet içersinde olması beni korkutmuyor değil.

Diğer korkum da Cumhuriyet gazetesi hakkında. Örgüt kapınıza el bombası atıyor, el bombalarının askeriyeden (ç)alındığı ortaya çıkıyor, imtiyaz sahibi yazarı hakkında muebbet hapis isteniyor ama siz göz göre göre ‘Ergenekon Soruşturması bir safsatadır’ demekten ileri gidemiyorsunuz.

Bu tutum neden?

Çünkü işin içinde bunlar da var. Kendi kendilerini bombaladılar ama yedik sanıyorlar. Bir insan kendi kendisini neden bombalar? Yaptığı haberler ve yazdığı köşe yazıları büyük bir çoğunluğun değerleri ile çelişiyorsa ve bu durumda kendi kendilerini bombalayarak, ‘yobaz halk bizi bombaladı’ süsü vermek için tabiî ki de. Bomba patlamadı çünkü canları tatlıdır. Eminim patlamaması için büyük çaba harcamışlardır.

Savulun adiler, yobaz dediğiniz halk geliyor.

Siyasette samimiyet olmaz

Siyasî Anekdotlar Yorum Ekle »

Bundan önceki Cumhurbaşkanı bildiğiniz gibi Ahmet Necdet Sezer’di. Kendileri hukuçudur. Bu sebeple birçok kesimin okumuş adam dediği birisidir. Bunu söyleyenlere Abdullah Gül’ün Doçent Doktor olduğunu hatırlatma gereği çok duydum. Konumuz bu değil, bugünkü konumuz samimiyet.

Siyasette hiçbir zaman samimiyet olmamıştır. Siyaset aslında göreceli bir kavramdır. Benim siyasî görüşümle Mehmet’in görüşünün aynı olmaması buna bir timsaldir. O hâlde siyasette samimiyet aramak Ütopya’da manzaralı ev bulmak gibi bir şey olacaktır. Çünkü asla şahısların ne kadar samimi olduklarını bilemeyeceğiz.

Sayın Sezer’i kırmızı ışıkta geçmediği ve markette kasa sırası beklediği için lusalcılar pek överler. Hatta bu övme, bazen alır başını gider. Sonra Cumhurbaşkanı değişir ve göreve başlayan yeni Cumhurbaşkanı dış ya da birçok iç bölgeyi ziyaret eder. Ulusalcılar samimi değil, göz boyamaktadır der.

O zaman devreye ben girer ve Sayın Sezer’in de göz boyamak için kırmızı ışıkta beklediğini falan söylerim. Bunu kanıtlayabilir misiniz? O hâlde vazgeçin artık şu deli saçmalarından. Kişi ve kurumları yıpratma hevesinizi yenin. Bugün bunları söyleyen siz olmalıydınız. Halbuki çok değil, 5 ya da 6 ay önce “Amerika’nın emri ile ordu Kuzey Irak’tan çekildi” yorumunda bulunanlar da sizlerdiniz. Aslında kurumlar nasıl yıpratılır bunun âdeta dersini verdiniz. (Ör: CHP ve MHP)

Başörtüsü sorununu çözmek isterken bunu elini yüzüne bulaştıran AK Parti’ye değinmiştim. Fakat ben olumlu tenkit yaptım. Sizler gibi iktidar mücadelesi içinde falan değilim. Kendi bakış açımla neler yapılması gerektiğine, neylerin yanlış yapıldığına dikkat çektim.

Evet beyler, siyasette samimiyet olmaz. İsmet İnönü’nün nasıl bir samimiyete sahip olduğunu bana asla açıklayamazsınız.

Aslında o kadar basit ki…

Siyasî Anekdotlar Yorum Ekle »

Dün gece Ülke Tv’de Demokrat Parti Genel Başkanı Süleyman Soylu vardı. Herkes gibi gündemi değerlendirdi ve partisinin hangi doğrultuda çaba sarfettiğini uzun uzun anlattı. Kısaca Soylu: ‘Şu an siyasette bir açmaz var. Bu açmazı biz çözeceğiz. Diğerleri gibi açmazlıklardan malzeme üretmeyeceğiz’ gibi atıflarda bulundu.

Açmaz dediği konu başörtüsü ile ilgili elbette. Mutabakatın sağlanması gerektiğini, aslında bu konunun meclisin gündeminde olmaması gerektiğini anlattı. Bunu üniversiteler arası kurul çözüme kavuşturacakmış. Buraya kadar yazdığım şeyler Sayın Soylu’nun düşünceleriydi.

Şimdi kendi değerlendirmelerime geçiyorum:

Öncelikle, üniversiteler arası kurul sentezi ile bahsedilen yer YÖK’tür. Bildiğiniz gibi 411 kişilik bir uzlaşma ile başörtüsüne üniversitede serbestlik getirildi ve YÖK üniversiteleri kanuna karşı gelmeme konusunda uyardı. Nazik bir şekilde, ‘Yasa çıktı, başörtülü öğrencileri okulunuza alınız’ dedi. Söyler misiniz bana, ‘Kaç üniversite bu kanuna uydu?’ Saymaya gerek yok. Çünkü 8′i geçmeyecektir.

Bırak üniversiteler arası kurulu, kanun çıkarsanız dahi bu sorun ortadan kalkmayacak demektir. AK Parti bu sorunu çözeceğim derken yüzüne gözüne bulaştırdığı konusunda hemfikiriz.

Aslında çözüm şundan ibaret:

Öncelikle anayasa mahkemesine kanun değişikliğini taşıyabilme sayısı arttırılmalıdır. Sanıyorum şu an imza sayısı 120′den az. Bunu 200 yaptığınız zaman otomatik olarak CHP devre dışı kalacaktır. MHP’de CHP’nin oyununa gelmeyeceği için uzlaşma yapmayacaktır. O hâlde yaptığınız kanunun anayasa mahkemesine takılma olasılığını ortadan kaldırmış olacak, hem de CHP’ye karşı bir dışlama politikası kazanacaksınız.

Bu işten sonra, MHP ile işbirliği içersinde ’sivil ve özgürlükçü’ bir anayasa hazırlayacaksınız. Karın ağrıları olabilir. Çünkü devrimlerde her zaman bu olmuştur. Zaten karın ağrıları olmazsa bu devrim sayılmaz. Dört dörtlük bir anayasa ile askerî anayasayı değiştirdiğiniz zaman doğal olarak darbe suçlulularından da hesap sorma yolunuzu açmış olacaksınız. Sonra YÖK nezninde üniversitelere bir mektup ile yasanın çıktığını, uyulmaması hâlinde suç kabul edileceğini ve bunun cezasız kalmayacağını bildireceksiniz.

Çözüldü değil mi?

AK Parti bu konuda hatalı. Çünkü yanlış bir politika izledi. Yanlış politikasının sonucunu değerlendiren Sayın Soylu’da AK Parti’nin önünün kesilmesinden siyasî zeminde nemalandığını söyledi. Eğer bu bakış açısı ile olayları değerlendirmeye kalkarsanız bundan çok kişinin nemalanmaya çalıştığını size kanıtlayabilirim. Örneğin AK Parti’nin bu işten nemalandığını söyleyerek siz de bir nemalanma peşindesiniz. Şöyle ki, onun bu işte samimi olmadığını, kendinizin daha iyi yapabileceğini savunarak nemalanma güdümü içersinde yorumlarınızı dile getirdiğinizi söylemek mümkün. O hâlde bir nemalanma söz konusu ise AK Parti’nin üzerinden sizin de nemalanmaya çalıştığınızı söyleyebiliriz.

Pekâlâ, o hâlde bu bakış açısı büyük bir yanılgıdır. Şu an AK Parti halkın gözünde alternatifi olmayan tek partidir. Uzun bir süre de böyle devam edeceğinin garantisini verebilirim. Bu halktan değil, Sayın Baykal, Sayın Bahçeli ve diğer muhalif kesimlerin iktidar kavgasındaki tutumlarından kaynaklanmaktadır.

Unutmayınız ki AK Parti’ye %48 oy veren halktır. Milletin gözünde AK Parti’yi sindirme, yok etme, ortadan kaldırma eylemleri direkt olarak halk tarafından benimsenecek ve en yakın seçimde sizlere gereken cevap verilecektir.

Sizin anlayamadığınız ya da görmezden gelmeye çalıştığınız tek nokta budur.

Bizim rektör paraya doymuyor

Kişisel Hususlar Yorum Ekle »

İki dönemdir Uludağ Üniversitesi’nde aynı kişi rektör: Profesör Doktor Mustafa Yurtkuran. Bildiğiniz gibi rektörler üç dönem arka arkaya görev yapamıyorlar. Bizim rektörde: ‘Benim hatalarım ya da yamuklarım sonraki rektörde ayyuka çıkabilir. En iyisi bizim hatunu rektör yapalım da koltuk yabancıya gitmesin’ diye düşündü muhtemelen. Olamaz mı?

YÖK sonunda doğru bir iş yaptı ve bunun gibi cambazlara ‘dur’ dedi. Sonra Mustafa Yurtkuran çıktı televizyonlara ve demokrasiden falan bahsetti. Eşinin demokratik bir şekilde diğer öğretim üyelerinin oylarını aldığını ve öyle aday olduğunu söyledi. Öyle ki, YÖK’te demokratik bir şekilde ‘gizli oylama’ ile diğer üç adayı köşke gönderdi. Bu demokrasi değil midir?

Bunu geçelim, Mustafa Yurtkuran her zaman demokrat bir insan olmaya özen gösterdi. Türban serbestisi hakkında yasa çıkmasına rağmen öğrencileri üniversitesine almadı. Demokratik bir şekilde ‘yasanan’ kanuna karşı geldi. Demek ki hakettin sen bunu. Şimdi kalkıp ‘demokrasiden ve insan haklarından’ bahsetmek sana hiç yakışmıyor.

Bunun gibi 3 aday YÖK’ten geri döndü. Neden? Bir diğeri yine eşini aday gösterdi, üçüncü rektör adayının hakkında ‘yolsuzluk’ söylentileri olduğu için YÖK bunu göze alamadı. Öyleyse iyi şeyler bunlar, hem de çok iyi.

Bugün 23 Temmuz 2008, saat de 13.28. Uludağ Üniversitesi’nde yeni rektör görevine başladıktan en geç 3 ay sonra Mustafa Yurtkuran hakkında iddialar ve soruşturmalar ortalıkta gezmeye başlayacaktır. Evet emin konuşuyorum çünkü işkillendim.

Sayın Yutkuran, dua etki yanılayım. :)

Salaklar ve deliler arasındaki dağ

Bizi Bağlayanlar Yorum Ekle »

Genç adamın arabası bozulmuştu. Saatlerce uğraşmasına rağmen, bir türlü sorunu tam olarak çözemiyordu. Arkasından bir ses duydu: ‘Birader, ne yapıyorsun orada?’ Soruyu yanıtlamak zorunda olduğunu hisseden genç: ‘Sorma, bijonları mazgala düşürdüm.’ Bu cevabın üzerine camdaki davetsiz misafir: ‘Düşündüğün şeye bak. Sök diğer lastiklerden birer tane, bijonsuz olana tak. Tüm lastikler 3 bijonlu olsun. Lastikçiye kadar öyle idare edersin.’ Genç biraz şaşkınlıkla denileni yapar ve davetsiz misafirin olduğu binaya bakar.

Hastane sandığı yer tımarhanedir. Bu hışımla: ‘Bu kadar akıllısın, ne işin var orada?’ diye cılız bir soru yöneltir. Camdaki: ‘Biz burada salaklıktan değil, delilikten yatıyoruz’ diye kısaca durumu özetler. :)

Dün bir film izledik. Eski ama kurgusu gerçek olduğu için pek sorun yaratmıyor. Adı ‘Akıl Oyunları’ ve John Nash isimli matematikçinin hayatını anlatıyor. John üniversitede burslu okur ama diğerlerinden farklı olmak ister ve özgün bir teori hazırlamak için uğraşırken olmayan şeyler görmeye başlar. Üniversitede yalnız yaşadağı hâlde gördüğünü söylediği oda arkadaşı ve Savunma Bakanlığı’nın muhbiri bunlardan birkaçıdır.

Daha sonra evlenir ve eşi hamile kalır. Bu sırada da hastalığı ilerler ve şizofreni tanısı koyulur. Nash artık çığrından çıkmıştır. Gördüğünü söylediği insanlar etrafında dolaşır ve onun aklına engel olmak için ellerinden geleni yaparlar. Hastanede insülin tedavisine başvurulur. Evine döndüğünde bitkin ve yorgundur. Ayrıca eşinin verdiği ilaçları da yutmaz, saklar.

Nash gördüğünü sandığı fizik ötesi insanlarla yaşamaya alışır. Princteon Üniversitesi’nde dersler vermeye başlar. Bu sırada Nobel’de ‘denge teorisi’ ödüle layık görülür. Film böyle uzar gider…

Filmin senaryosu ile Nash’in gerçek hayatı arasında örtüşmezlikler olduğu gerçek. Nitekim, Cesur Yürek filmindeki William Wallace’de gerçekten epey uzaktı.

Nash özgün teori bulmak için çalışırken delirmişti ve ben de bunu gördükten sonra internette el değmemiş bir şey bulmaktan vazgeçtim. Delirmekten korktuğum için değil, insanların her şeye tecavüze yeltendiği, ’sanal’ diye tabir edilen bir dünyayı aslında bizim yarattığımız için…

İçimizi dökmek ve bilgilenmek için internet güzel bir ortam. Diğer her olasılık ‘cinsellik ve terör’ barındırdığı için soyut, aynı zamanda yararsız. Yararlısını ve yararsızını biz bulduğumuz için almamız gereken ders, vermemiz gerekenden çok daha fazla.

Bize masal anlat Baykal…

Kişisel Hususlar Yorum Ekle »

Hukukçu ve siyaset adamı. Aşırı muhalif ve demokrat. Üniversitelerde türbanın serbest olmasına ve AK Parti’nin tüm adımlarına ezelden karşı. Halk ondan hıncını 22 Temmuz seçimlerinde aldı ama bunu bir zafer olarak ilân etti ve Rodos’a kadar yüzmeyi reddetti. 1938 doğumlu, evli ve iki çoçuk babası.

Sakalsız, tonton, ak saçlı ve gıdığı sarkık bir dede o. Kolay değil, Atatürk öldüğünde doğdu ve III kez O’nun partisinde Genel Başkanlık yarışını kazandı. Fakat çoğu kez karşısında bir aday yoktu. Ecevit’i örnek aldı ve ‘Adam oldun demektir’ şiirini çok sevdi. Belki de bu hırs, bu muhaliflik o şiirin şu mısralarından geliyordur: ‘Herkesin bırakıp gittiği noktada sen dayanabilirsen tek, adam oldun demektir.’

Deniz Baykal: ‘Türkiye’de bir darbe ortamı mı var? Bu nereden çıkarılıyor? Kim çıkarıyor?’ diye sorduğu soruların yanıtını da Niğde’nin Ulukışla ilçesinde vermişti aslında. Konuşmasında, ‘Ulukışla, sen önceden de yaptın bunu. Hadi, tekrar yap. Kahramansın, vatanseversin hadi Ulukışla!’ diyerek verdiği soruları kendisi yanıtlamış oldu. Elbette burada Ulukışla’nın halkına seslenmiyor.

Ulukışla’nın tarihine baktığınızda bahsettiği şeyler yok. Niğde’nin güzel ilçelerinden bir tanesi de Ulukışla. Deniz Baykal kelime oyunu yaptı. Şöyle ki, ‘Ulu Kışla’ Bu adres de belli: Ordu.

Kısaca Baykal: ‘Önceden de darbe yaptın, Başbakan astın. Bak Kenan Evren’e, darbe yaptı şimdi nü ressamı. Ülke çok ileri gitti, darbenle 30 yıl geri götür bizi. Biz Atatürk’ün partisiyiz, bize yol aç’ diyordu. Ulukışla’ya gelmeden önce Baykal’ın sorduğu o soruların asıl yanıtı bunlar.

Deniz Baykal’a kötü bir haberim var. İlki, o şiir benim de göz bebeğim ama ne yazık ki sen adam olamayacaksın. İkincisi, sen Genel Başkan’ı olduğun sürece Kemâilist bir partin ve %20′yi aşamayan bir oy oranın olacak. Çünkü İsmet Paşa’nın doğum yeri diye kale ilân ettiğin İzmir’de düşmek üzere.

Yarım asırdır milletvekilliğinden çok kazandın. Biraz da avukatlık yap. Unutma, hukuk adamısın sen. Bak Ergenekon Soruşturması’nın davası başlayacak.

Avukat lâzım, Baykal lâzım.

Cinlere tapan Avrupa, bize medeniyet öğretiyor

Kişisel Hususlar Yorum Ekle »

Adolf Hitler zamanında Almanların cinlere taptığı bir gerçek. Eski zamanlarda Avrupa’daki sarayların bir odalarını tuvalet diye ayırdıkları, sonra odanın hacmi dolunca pisliklerini pencereden aşağı attıkları da bir gerçek. Avrupa’ya tuvalet kültürünü atalarımızın öğretmiş olması da bir gerçektir.

Fakat 2008 Türkiye’sinde roller değişti. Çoçuklar Eminem gibi olabilmek için ellerinden geleni yapıyor. Zeki Müren, Ahmet Özhan ya da Orhan Hakalmaz hiç ilgimizi çekmiyor. Sadece Bülent Ersoy cinsel kimliği ile aklımızdan hiç çıkmıyor. Ahlâk, sadece dilimizde mırıldandığımız bir türkü gibi sararıyor.

Ne kadar da değiştik biz. Otobüsleri de Teksas eyaletine çevirdik. Koltuğu kim önce kaparsa tapulu malım muamelesini uygun görüyor. Yaşlı, gazi, anne ya da hasta diye özel durumlarla gözgöze gelmemek için gençler hep dışarısını izliyor. Dışarıda da yoldan geçen kızlara lâf sokuşturan maymunlardan fazla bir şey yok.

Televizyonlarda ulusalcıyım diye geçinen adamların ertesi gün bölücü başı ile kare kare fotoğrafları çıkıyor. Kimse, ‘Bana lâiklik diye yutturulan şey acaba gerçekte ne’ diye bir soru sormuyor. Lâikliği ideolojilerimizin uğruna seferber ettiğimizin farkına yalnızca Baykal varıyor. Tabiî ki bu durumda onun hoşuna gidiyor.

Kendimize sormamız gereken sorular var.

Soru 1) İnsanla hayvan arasındaki 28 farkı biliyor muyuz?

Cevabım) Bilseydik, 7 yaşındaki çoçuklara tecavüze yeltenmezdik.

Kopyalayabilir, çalabilir ya da ben yazdım diyebilirsiniz.