Mustafa İNAN

Karpuz kabuğundan gemiler yapmak…

Sözde ve sahte Atatürkçüler

Haziran11

Yıllardan beri toplumda bir Atatürkçülük yayıldı gitti. En son bu soruyu ‘Fatih Altaylı’ isimli gazetecinin Kanal 1′de iki başörtülü kızı çıkarıp, ironi yöntemi ile üzerlerine gitmelerinden sonra sorduk kendimize: Atatürkçü müyüz yoksa değil miyiz diye.

Ne diyordu bu tarih yoksunu genç kızlar? ‘Erzurum’da millî direniş Nene Hâtun’un peçesinin çekilmesi ile başladı ve ilk kurşun o zaman atıldı.’

Öncelikle Nene Hâtun Erzurum’da cephede yaralıları tedavi etmiş, cephane taşımış ve 98 yılında vefat etmiştir. Çeşitli kuruluşlar tarafından da ‘yılın annesi’ ödülünü almıştır. Kızın bahsettiği Maraş’taki Sütçü Ali olayıdır. Biz ona hep ‘Sütçü İmam’ dedik. Gerçek adı Ali’dir ve Ermenilerin taşkınlıklarına dayanamayıp ilk kurşunu atmış, millî mücadeleyi başlatmıştır.

Bununla da yetinmedi kız, ‘Humeyni’yi seviyorum, Atatürk’ü sevmiyorum’ dedi. Atatürk’ü sevmeme konusunu da ‘başıma bir iş gelmeyecekse’ diyerek başlatıyor.

Yukarda lâfını ettiğim kızlar bana göre Türk değil, müslüman hiç değil, Atatürkçü zaten olamaz! Bunlar dün de bahsettiğim lâikliğin odak noktaları. Bunlar temiz Anadolu insanının yüzünü kızartmaya yönelik kollardaki maşalar, bunlar kullanılanlar! Uğur Dündar haberin arkasından, ‘işte bunlar, inançlı ve muhafazakâr insanlarımızı zor durumda bırakanlar’ demişti. Ne kadar da haklı!

Üzerinde bir baskı rejimi olduğunu söylüyor ve şeriatı savunuyor bu genç kızlar. İngiliz mandası altında yaşasaydık daha özgür olurduk diye de ekliyor. Çok merak ettim. Tüm bunları söylemeleri için kaç para aldıklarını… 100 bin? 200 bin? 250 bin? Kaç para eder ki bunların şerefi?

Diğer bir konu, paralardan Atatürk resimlerini kaldıranların bugün Atatürkçü kesilmeleri. Beyler, çok gülünç oluyorsunuz.

Gerçek Atatürkçü Nene Hâtun’dur, Halide Edip Adıvar’dır, Fevzi Çakmak’tır, Kâzım Karabekir’dir! Atatürkçülük bir iktidar kavgası asla olamaz. Eline 6 ok alan da Atatürkçüyüm diyemez. Dün resmini kaldırıp, bugün ona sahip çıkamazsınız! Onun asıl sahibi Anadolu insanıdır.

Kıymetini bilmeyenlerin ağızlarında onun adının yeri yok!

Ruhunuz geride kalmasın

Haziran10

Türk toplumu ikiye bölündü: ‘Lâikler ve lâik olmayanlar’ diye. Bir başka deyişle: ‘İlerici ve gerici’ diye. Her gün gazetelerde, haber sitelerinde aynı şeyleri okumaya başladık. Bir şehit haberi ya da başörtüsü yüzünden kampüste otobüslerden indirilen genç kızlar…

O kadar yozlaştık ki, kimse demiyor kendisine: ‘Ben kime hizmet ediyorum’ diye. Ben o örtüyü, o kızın başından zorla çıkarmaya çalışanların, bunları ağzı sulanırcasına okuyanların ve resimlerini yayımlıyanların kimlere hizmet ettiğini tek tek yazayım:

  1. Soykırım dayatmasını dilinden düşürmeyen Ermeni diyasporasına,
  2. Darbe yanlısı olup, Türkiye’yi 30 sene geriye taşımak isteyenlere,
  3. Türkiye’yi yobazlar ve ilericiler şeklinde ayıranlara,
  4. İktidar gayesine bu yolla ulaşmaya çalışanlara,
  5. Sarkozy ve onun gibi düşünen Türk düşmanlarına,

Hizmet eden insanlarımız var. Belki de bu hizmetin farkında bile değil. Gazete okumaz, dergi almaz, kitaba asla para kaptırmaz. Kendi düşünceleri bile yoktur. Televizyondan ya da yakın bir dostundan duyduğu düşünceleri sahiplenir. Belki popstar izler transeksüel bir varlık yanlısı olur, belki de kan parası ile bedel ödeyen kebapçı. Sonra da bu kebapçı dolandırıcının partisinden siyasete atılmaya çalışır. Aman gözünü seveyim kebapçı, benim de topuğuma sıktırma. Daha gencim ben.

İster kabul edin, isterse de etmeyin ama toplum ikiye bölündü. Başındaki örtü için ağlayan kızı teselli edenler var, bir de sistemi alkışlayanlar. Bedeli gözyaşları ile ödemeye çalışanlar var, lâikliği sırtlananlar var. Kimse bu manzarada bölünmedik diyemez, bölündük. Belki de hâlâ farkında değiliz ama bölündük. O çok güvendiğimiz hukuk sistemi de ağır hasar aldı.

Başlığın yukarıda yazdıklarımla bir anlamı olmadığını düşünüyorsunuz muhtemelen, haklısınız. Ona şimdi sıra geldi.

Meksika’da Inka tapınaklarına çıkmak isteyen Avrupalı bir grup arkeolog, birkaç yerli rehberle yola koyuluyor. Dağın tepesindeki tapınaklara giden uzun yolu, kısa bir sürede yarılıyorlar. Aynı hız ve tempoyla biraz daha yol aldıktan sonra, yerliler kendi aralarında konuşup anîden yere oturuyor ve böylece beklemeye başlıyorlar. Tabiî Avrupalı arkeologlar buna bir anlam veremiyorlar.

Saatler sonra, yerliler kendi aralarında konuşup tekrar yola kovuluyorlar. Sonunda tepenin üstündeki görkemli Inka tapınaklarına geliyorlar.

Arkeologlardan biri, yaşlı rehbere soruyor, “Hiç anlayamadım, niye yolun ortasına oturup saatlerce yok yere bekledik? ” Yaşlı rehberin cevabı o kadar güzel ki;

“Çok kısa sürede çok hızlı yol aldık, ruhlarımız bizden çok uzakta kaldı. Oturup ruhlarımızın bize yetişmesini bekledik.”

Ruhunuz geride kalmasın.

Tertemiz bir vefa örneği…

Haziran9

O da 1881′de Selanik’te doğmuştu. Yani Paşa ile aynı yaştaydı. Mustafa Kemâl ile önce mahalle, daha sonra da okul arkadaşlığı daha başlangıçta kaderini çizmiş oldu. İkisi de aynı okullarda okuduktan sonra aynı yıl Harp Okulunu bitirdiler. Salih Efendi jandarma sınıfına seçilmişti. Mustafa Kemâl ise Akademiye devam edecek, kurmay olacaktı. Mustafa Kemâl Millî Mücadeleyi başlatmak üzere Anadolu’ya geçmeden önce ve Suriye Cephesi’nde bulunduğu sırada Salih Efendi’yi başyaver olarak yanına getirtti. Sürekli beraberlik böyle başladı ve Salih Bey yarbaylıktan emekliye ayrıldıktan sonra bile Mustafa Kemâl’in yakınında kaldı.

Her an yanındaydı ve ölümünde de yanında olacaktı. O tertemiz, milliyetçi adam Paşa’nın sağ koluydu. Dolmabahçe’de bulunduğu sürece yanında duruyor, Atatürk’ün komaya giriş ve çıkışlarında kahroluyordu. Anlamıştı, Paşa’nın pek vakti yoktu. Bu sebeple oğluna bir mesaj yollama gereği duymuştu. ‘Oğlum’ dedi, ‘Atatürk ölürse ben de onunla gideceğim. Sen artık koca adam oldun. Ailenin erkeği sensin. Annen, ablaların sana emanet. Aileye bakarsın. Oku, memleketine faydalı bir adam ol’ dedi.

10 Kasım 1938 sabahı, Muzaffer Bozok okula gidecekti. Banyoda traş olduğunu sandığı babasına, ‘ben gidiyorum’ dedi. Babası da ‘güle güle’ yanıtını verdi. Halbuki Salih Bozok traş olmuyor, birkaç saat sonra kurşun sıkacağı kalbinin olduğu yeri tendürdiyotla işaretliyordu. Doktorlardan öğrenmişti, beyin yerine kalbe kurşun sıkmanın daha kolay bir ölüm olacağını…

10 Kasım 1938 sabahı, saat 09.05′de Paşa herkese veda etti ve hayata gözlerinin yumdu. Bunu gören Salih Bozok, sarayda boş bulduğu bir odaya kendini atarak; işaretlediği yere bir kurşun sıktı.

Fakat kurşun kalbine değmeden, akciğerini delerek sırtına saplanmıştı. Kurtarıldı ve 3 yıl yaşayabildi. O kurşunu kızı yıllarca boynunda bir kolye gibi taşıdı.

Yorumların bir çoğu kendi görüşüm olmakla birlikte, ayrıntılar Can Dündar’ın kitabından alınmıştır. (Yaveri Atatürk’ü Anlatıyor)

Çekinme dönmekten

Haziran9

Ben artık, eşyalarını alıp da çekip gittiğin o evde oturuyorum. Kendi odam yaptım senin odanı. Duvardaki çerçeveyi unutmuşsun ve çiçeklerini sulamayı. Biliyorum, delilik bu yaptığım. Gecelerce konuk olduğum evin sahibi ve yokluğunun bekçisi olmak; hiç de akıl kârı değil. Şimdi soğuk duvarlarla dertleşiyorum, seninle seviştiğim teras katının kapısını kilitledim; girmiyorum.

Sen, iki sokak öteye taşınmışsın ve çok şey unutmuşsun giderken. Beraber okuduğumuz kitabı bir köşeye atmışsın, sayfalar dağılmış ayak izlerine ve nazar değmiş geçen kış camın buğusuna çizdiğim gözlerine. Mutfağın yanık perdesi öylece duruyor, zaten o günden sonra hiç denemedim yemek yapmayı. Sabahları bildiğin gibi kahvaltıdan önce sigaraya gidiyor elim. Lanet olsun, ciğerlerim karardı sen hâlâ dönmüyorsun. Biliyor musun ben yine yokluğuna içiyorum. Ama artık Ortaçgil çalmıyor bu evde. Türkülerin sesi de iyice kısıldı. Asıl sen gidince öldü Mahsuni Şerif ve Pir Sultan daha dün asıldı.

Geceleri uyuyamıyorum, yokluğunu avutmak zor. Pencereyi açıp şarkını dinletiyorum bu şehre. Hissediyorum. Ruhun bana göç ediyor ama ne yaparsam yapayım, sensizlik bu evden gitmiyor. Sanki ne olur, bir gece de sen bana konuk olsan. Kadehi kaldırsak ay ışığına, yudumlasak ayrılığı ve bitse bu ayrılık denen yalan.

Farkında mısın bilmem, eylül geldi ama sararmadı sonbahar. Oysa böyle miydi geçen güz, nerde şimdi altında ıslandığımız yağmurlar? Merak etme, saksıdaki çiçekleri suluyorum fakat yokluğun yeşeriyor durmadan.

Sevgilim ya sen bana dön ya da ben can verip çıkayım bu odadan. Olur da özünü özlersen bir gün, bulamazsan bunca yıl büyüttüğün kendini, yani kayıpsan, firardaysan benim gibi; çekinme zile basmaktan, korkma, at adımını ve gir içeri.

Sevgilim bu ev kokunla, hasretinle ve yokluğunla döşendi. Ne zaman istersen bu kapı hep açık, çekinme, dön!

Okan Savcı imzalı bir yapıttır. Akif Oktay seslendirmesi ile mutlaka dinlemelisiniz. Youtube’a erişim olmadığı için vidyo bağlantısını veremiyorum. Eğer bir gün açılırsa, ‘Akif Oktay’ diye aratarak tüm şiir ve hikâyeleri dinlemelisiniz.

Ne zaman İran olacağız?

Haziran9

Beni bugünlerde en çok gülümseten soru bu: ‘Ne zaman İran olacağız?’ :)

Hakikaten de dakikalarca gülüyorum. Önce aklıma İran’ın realite yapısı geliyor, sonra da bizimki. Yiyorsa gülmeyin!

İran hakkında

% 66 Farisi (Pers), % 20 Türk, % 9.1 Kürt, % 3 Arap, % 0.3 Ermeni, % 0.3 Yahudi. Kalan nüfusu değişik etnik unsurlar oluşturmaktadır. Ülkede Fars kültürü vardır. Devlet başkanlarının bayanlarla tokalaşmaması, yol kenarında namaz kılabilmesi, mütevazı bir evde yaşam sürmesi ve o evin bir köşesine kıvrılıp uyuyabilmesi bundan kaynaklanır. Resmî dini İslâm, resmî dili de Farsça’dır. Anlayacağınız ülkede lâiklik denen bir şey yok. :)

Devlet politikası başta Amerika olmak üzere dünyada büyük telaş ve tehlikeye yol açtı. Dünyada her şeye sahip olmayı amaç edinen Amerika, İran’a belki de savaş hazırlığında. Fakat bu biraz ürkütücü ve uzak gibi görünüyor. En azından Amerika İran’ı Irak’la bir tutmuyor. Tutsa şimdiye dek savaş başlamıştı bile.

Ülke İslâm hukuku ile yönetiliyor. Hırsızlık yapanın kolu kesilip, daha ağır bir suç işlediğinde de idam ediliyor. Devlet başkanı Mahmud Ahmedinecad. (’08)

Biraz da bizden bahsedelim

Resmî adı Türkiye olan ülkemiz Osmanlı soyundan gelmektedir. Çağdaş Türkiye, Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı sonunda yıkılmasından sonra, imparatorluğun Türk nüfus çoğunluğuna sahip toprakları üzerinde kurulmuştur. 1923 yılında Cumhuriyet resmen ilân edilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî kurucusu Mustafa Kemâl olarak kabul edilir.

Şu an iktidarda dinci olmakla suçlanan, son seçimlerde her iki vatandaşından birisinin oyunu almış AK Parti var. En son önemli gelişme 5 Haziran’da kaydedildi. Meclisin 411 oyu ile geçen bir yasa değişikliği, Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildi. Anayasasının I. maddesi rejimi, IV. maddesi de rejimin hiçbir zaman değiştirelemeyeceğini vurguluyor. Bu demek oluyor ki, I. madde ‘ülkenin rejimi İslâm hukukudur’ şeklinde değiştirilemez. Anayasa Mahkemesi’nin üzerinde pek güç yoktur. Egemenliği bile 5 Haziran’da devralmıştır. Milletten!

Birleşmiş Milletler, NATO, Avrupa Konseyi, İslâm Konferansı Örgütü Türkiye’nin üye olduğu uluslararası örgütlerdendir. 3 Ekim 2005 tarihinden itibaren Avrupa Birliği’ne tam üyelik için müzakerelere başlanmıştır. 2007 yılı itibariyle Türkiye’de kişi başına düşen millî gelir 10.000 Amerikan Doları’na yaklaşmıştır.

Konumuza dönelim

İki ülke arasında öyle farklar var ki, hatta bunun açıklamasını şu iki cümle çok güzel yapıyor: ‘İslâmcı ülkelerin en gelişmişi’

Birileri topu İran’a attı ve yeni bir tartışma yarattı. Sanırım bu, Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı, Başbakanı ve çeşitli bakanlarının eşlerinin kapalı olmasından kaynaklanıyor. Yahut da Sayın Gül’ün babasının ‘tornacı’ olmasından; tam kestiremiyorum. Çıkamazdı ya hani köşke? Sayın Baykal, inanmazsın ama çıktığı gün göbek attım. :)

Cumhuriyetçi gibi görünenler var. Bunların valileri bile var! (Bu bir makale konusu) Cumhuriyet elden gidiyor deyip eline bayrağı alan var. Bir de bunların karşına geçip gülenler var. Biz o gülenlerdeniz, yani oyuna gelmeyenlerden…

Peki patron, ne zaman İran olacağız?

Elbette ki Baykal lâikliği koruduğu sürece. Yani hiçbir zaman. :)

Şu ‘tahrik’ meselesi

Haziran8

Az önce bir yazı okudum. Özetle yazar, erkeklerin kadınların saç tellerini görünce tahrik olabilecek zihniyeti yazmış. Bu konu öyle yerlere çekildi ki, şu an bazı kimseler neyi tartıştığının farkında bile değil. Dünden bugüne şöyle bir özet yapalım:

‘1964 yılında İstanbul Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde ilk başörtülü tıp öğrencisi Gülsen Ataseven oldu. Birincilikle üniversiteyi bitirdi.’

Sorun tam da burda başladı. 1982 anayasası ile de devam etti. Türbanı kimileri hak saydı, kimileri ise şeriata geçişin ilk ayağı. Türkiye’de öyle adamlar var ki, bunu şeriatla bile ilişkilendirdiler. Aslında yazılarımda CHP’ye yüklenmemin sebebi de bu! Kendi çıkmazlarına halkı da ittiler. Cumhuriyet mitingleri dediler, cumhuriyet elden gidiyor dediler, halkı kandırdılar, sömürdüler, küfrettiler. Bu adamlar Türkiye’yi babalarının malı gibi gördüler. Çok partili sisteme geçtiğimiz için de eminim çok pişmandırlar.

Bir öğretmenin türban takmasına karşı, üniversiteye türbanla giren öğrenciye karşı değilim. Bu yüzden ‘hizmet alan’ ve ‘hizmet veren’ fiilerinin doğduğunu biliyoruz. Öğretmenin türban takıp öğrencileri etkileyeceği de salakça bir kanı olacaktır. Zira, o kız çoçuğu etkilenecek birini arıyorsa zaten annesi her zaman baş ucundadır.

Her gün iki boy gazetelerde tecavüz haberleri görüyoruz. 94 yaşında bir kadına tecavüz için evine girmiş, sonra korkup kaçmışlardı. Bu sadece adları insan olan vatandaşlar neyinden etkilendi ki o kadının? Dolgun kalçalarından mı? Müthiş vücut hatlarından mı? Saçının telinden demiyorum çünkü kadının başı kapalıydı!

Minisi kıçına yakın, yüzü kendi teni ortadan kalkıncaya dek boyanmış, manken gibi yürümeye çalışan, her gördüğü arabanın ya da yansıma yapan camların önünde durup yüzünü kontrol eden tiplerden etkilenmiyoruz da, saç telinden mi etkileceğiniz? Bırakın Allah aşkına saçmalamayı. Bunu hiçbir insan evladı kabul etmez. Kadının saç telinden etkilenen insan güdümlü hayvanlar varsa da şeriat doğru bir seçim olmalı ya da İran’a sınır dışı edilmeliler!

Kaldı ki, ben daha ilk kez duyuyorum saç telinden etkilenme muhabbetlerini. Lâikliğe dayanak hazırlayan medya ya da bahsi geçen siyasî parti, bunu da doğurmuş geçen aylarda.

Demek ki lâiklik bahane, iktidara geçmek için kullanılacak en şahane terimmiş!

Mahkeme sinyali çaktı

Haziran7

Çok değil, bundan tam 48 sene evveldi. Birilerinin tahta çıkmalarının hayal bile olmadığı yıllardı. Tüm umutları tükenmişken, araya askeri soktular. O zamanlar yoktu bildiri falan. Genelkurmay’dan korkardı millet. Neticede asker geldi, sonra bu adamlar başa geçti. En çok milletvekilini çıkaran parti oldular 1961′de.

Şimdi tarih 2008. Fakat tüm bu zaman aralığında sadece takvimler değişti. Ne bu adamların halkına olan saygısı, ne de milletine olan sevgisi ilerleyebildi. Şimdi yine askerî müdahale istiyorlar. Zira, yine başa geçmeleri normal yollarla hayal bile değil.

Köylüsüne oyunu Celal Bayar’a verdikleri için: ‘Hırsıza hiç oy mu verilir?’ dediniz ya, işte o gün bittiniz. Sonra da: ‘Bu ülkeye komünizm lâzımsa, onu da biz getiririz’ dediniz. Tabiî, parsellediniz ya ülkeyi; getir babasını satayım.

Mahkeme de yanınızda ne de olsa. Sezer oraya adamlarını atayarak lâikliği de, cumhuriyeti de garanti altına almıştı ya. Her karar 9 kabul, 2 red şeklinde çıkmaya başladı. 9 mu doğru, 2 mi hatalı? Yoksa daha mı kötü durumumuz? 9 yanlış, 2 doğruysa? Sezer bilir işini. Halkın %47 oy verdiği parti nasıl kapatılırmış herkes görecek yakın zamanda.

Demokrasiden, lâiklikten, devletçilikten hiç bahsetmeyin. Bu halk sizi duman etti, hâlâ ateş içinde olduğunuzun farkında bile değilsiniz. Bu gidişle Baykal beni bile gömecek.

Ne diyelim, Allah uzun ömür versin.

Mücadele ruhu

Haziran5

İşte şikâyet dilekçem

Dilekçe

26 Nisan’da bir ayakkabı almıştım. Marka takıntım bile yok. Sadece uzun yıllar giydiğim için ünlü bir satış mağazasından aldım. (Koray Spor) 115 lira değerindeki ayakkabıyı 15 gün geçmeden geri götürdüm ve dedim ki: ‘Bak kardeşim, topuklarım yara içinde’. Aldığım cevap ‘inceleyelim’ demekten öte gitmedi. Ürünü aldı, artık hangi koşullarda işlemi yaptıysa topukları yükseltme yolunu seçmiş. Sanırım oldu dedim ve 2-3 gün giydim. Sonraki günlerde iki ayağım birden çürük içinde kaldı.

Elime faturaları kaptığım gibi yine söz konusu firmaya başvurdum. Dedim ki: ‘Bakın topuklarımın hâline. Değiştirin ya da iade edin.’ Yine aldığım cevap inceleyelim oldu ve aldı ürünü sadece arkalarını ezdi. Günler geçti ve hâlâ ayağımı o kısımların vurduğunu farkettim. Sonunda sinirle attım mağazaya kendimi ve durumu anlattım. Sonuç ne mi oldu? Adamlar 2. defa götürdüğümde yapması gerekeni yaptı ve ürünü Nike mağazına gönderdi. Bana da dedi ki: ‘25-30 gün sonra gel.’ Bende bir sinir ki sormayın. O sinirle kendimi kaymakanlığa attım ve şikâyette bulundum.

Sonuç? Sonuç ne olacak önemli değil. Önemli olan, bundan sonraki yaşantımda bu olay aklıma geldiğinde ‘ben hakkımı aradım, elimden geleni yaptım’ diyebilmek gururla…

Hakem Heyeti beni haklı bulursa ücreti geri ödemeye ilgili mağazayı mecbur edecek. Nike mağazası beni haklı bulursa, yine ücreti ilgili mağazaya ödetmeye mahkûm bırakacak. İkisi de haksız bulursa… :)

Önemli olanı üst paragrafta söylemiştim.

Hakkınızı aramaktan vazgeçmeyin, hatta bu alışkanlığı kazanın. Ben bugün kazandım. Birilerine ödün vermeyin ki sizin de bu dünyada soluk alıp verdiğinizi bilsinler.

Sağlıcakla kalın.

Herkes için biraz mutluluk

Haziran4

Jerry, çevresindekilerin çok sevdiği insanlardan biriydi. Keyfi her zaman yerindeydi. Her zaman söyleyecek olumlu bir şey bulurdu. Hatta bazen etrafındakileri çıldırtırdı bile. Bu adam, bu hâlde bile nasıl iyimser olabiliyor? Birisi nasıl olduğunu sorsa, “Bomba gibiyim” diye yanıt verirdi hep. “Bomba gibiyim.” Jerry bir doğal motivasyoncuydu.

Yanında çalışanlardan biri, o gün kötü bir günündeyse, Jerry yanına koşar ve duruma nasıl olumlu bakılacağını anlatırdı. Bu tarzı fena hâlde düşündürüyordu beni. Bir gün Jerry’ye gittim. Anlayamıyorum dedim. Nasıl olur da her zaman, her koşulda bu kadar olumlu bir insan olabiliyorsun. Nasıl başarıyorsun bunu?

Her sabah kalktığımda kendi kendime Jerry bugün iki seçimin var: Havan ya iyi olacak, ya kötü derim. Havamın iyi olmasını seçerim. Kötü bir şey olduğunda yine iki seçimim var: Kurban olmak ya da ders almak. Ben başıma gelen kötü şeylerden ders almayı seçerim. Birisi bana bir şeyden şikâyete geldiğinde, yine iki seçimim var. Şikâyetini kabul etmek ya da ona hayatın olumlu yanlarını göstermek. Ben hayatın olumlu yanlarını seçerim.

Yok daha neler, diye protesto ettim. Bu kadar kolay yani? Evet, kolay dedi Jerry. Hayat seçimlerden ibarettir. Her durumda bir seçim vardır. Sen her durumda nasıl davranacağını seçersin. Sen insanların senin tavrından nasıl etkileneceklerini seçersin. Sen havanın, tavrının iyi ya da kötü olmasını seçersin. Yani sen, hayatını nasıl yaşayacağını seçersin!

Jerry’nin sözleri beni oldukça etkiledi. Onu, uzun yıllar görmedim ama hayatımdaki talihsiz olaylara dövünmek yerine, seçim yapmayı tercih ettiğimde hep onu hatırladım.

Yıllar sonra, Jerry’nin başına çok tatsız bir şey geldi. Soygun için gelen hırsızlar, paniğe kapılıp, Jerry’yi delik deşik etmişler. Ameliyatı 18 saat sürmüş, haftalarca yoğun bakımda kalmış. Taburcu edildiğinde, kurşunların bazıları hâlâ vücudundaymış.

Ben onu, olaydan altı ay sonra gördüm. Nasılsın? diye sorduğumda, bomba gibiyim dedi bomba gibi. Olay sırasında neler hissettin Jerry dedim. Yerde yatarken, iki seçimim var diye düşündüm. Ya yaşamayı seçecektim, ya ölümü. Ben yaşamayı seçtim.

Korkmadın mı, şuurunu kaybetmedin mi? Ambülansla gelen sağlık görevlileri harika insanlardı. Bana hep “İyileşeceksin merak etme” dediler ama acil servisin koridorlarında sedyemi hızla sürerlerken, doktorların ve hemşirelerin yüzündeki ifadeyi görünce ilk defa korktum. Bu gözler bana, “Bu adam ölmüş” diyordu. Bir şeyler yapmazsam, biraz sonra ölü bir adam olacaktım gerçekten.

Ne yaptın diye merakla sordum. Kocaman bir hemşire yanıma yaklaştı ve bağırarak herhangi bir şeye alerjim olup olmadığını sordu. Evet diye yanıt verdim, var. Doktorlar ve hemşireler merakla sustular. Derin bir nefes alarak kendimi toparladım ve bağırdım: Benim kurşunlara alerjim var!

Doktorlar ve hemşireler gülmeye başladılar. Tekrar bağırdım. Ben yaşamayı seçtim. Beni bir canlı gibi ameliyat edin, otopsi yapar gibi değil.

Jerry, sadece doktorların büyük ustalıkları sayesinde değil, kendi olumlu tavrının büyük katkısı ile yaşadı. Yaşaması bana yeni bir ders oldu. Her gün, hayatımızı dolu dolu yaşamayı seçme şansımız olduğunu ondan öğrendim ve her şeyin kendi seçimimize bağlı olduğunu…

Bu yazıyı okudunuz, şimdi iki seçiminiz var:

1. Unutup gitmek.
2. Kesip saklamak, fotokopisini çıkarıp, dostlarınıza dağıtmak.

Ben seçimimi yaparak yayımlıyorum. Ya siz?

Kör kuyu

Haziran3

Günlerden bir gün, köylerden birinde, adamın birinin eşeği, kuyunun birine düşmüş.Niye düşer, nasıl düşer sormayın. Eşek bu. Düşmüş iste. Belki kör bir kuyuydu, ağzı tahtayla kapatılmıştı, belki üzerine de toprak dökülmüştü. Zamanla tahta çürüdü, zayıfladı, üzerindeki toprakta biten otları yemek isteyen eşeğin ağırlığını çekemedi ve güm diye eşeği yuttu kuyu. Hayvancık saatlerce acı içinde kıvrandı, bağırdı kendi dilinde. Sesini duyan sahibi gelip baktı ki vaziyet kötü.

Zavallı eşeği kuyunun dibinde melül mahzun bakınıyor. Üstelik yaralanmış. Karşılaştığı bu durumda kendini eşeği kadar zavallı hisseden adamcağız köylüleri yardıma çağırdı. Ne yapsak, ne etsek, nasıl çıkarsak soruları havada kaldı. Sonunda karar verildi ki kurtarmak için çalışmaya değmez. Tek çare, kuyuyu toprakla örtmek ve hayvanı kuyuya gömmek.
Ellerine aldıkları küreklerle etraftan kuyunun içine toprak attılar. Zavallı hayvan, üzerine gelen toprakları, her seferinde silkinerek dibe doktu. Ayaklarının altına aldığı toprak sayesinde her an biraz daha yükseldi ve sonunda yukarıya kadar çıkmış oldu. Köylüler ağzı açık kalakaldı.

Hayat, bazen bizim de üzerimize abanır. (Ne bazeni, çoğu zaman.) Üstümüzü toz toprakla örtmeye çalışanlar çok olur. Bunlarla baş etmenin tek yolu, yakınıp sızlanmak değil, düşünüp silkinmek ve kurtulmak, aydınlığa adım atmaktır. Kör kuyuda olsak bile!

« Eski YazılarYeni Yazılar »