Baykal bana da dava açtı

Geliştiren Hikâyeler Yorum Ekle »

“Sayın Mustafa İNAN,

Şu sıralar başımızda çok dava var. İnanmazsınız ama yaz gribi oluyoruz fakat sümüğümüzü peçeteye sokuşturacak vaktimiz bile yok. Fakat sizin sitenizde yayımladığınız makalelerin aşırı üzerimize geldiğini gördük. Kabul ediyoruz, iyi tespitler yapıyorsunuz. Lâkin bizki İsmet Paşa ile ateşlenmiş bir CHP zihniyetiyiz. Halkçıyız, lâiklik en değerli ilkemiz.

Sitenizde hakkımızda epey makale oluşturulduğunu gördüğümüz anda, lâikliğin odak noktası olduğunuzu fark ettik. Sanırım hosting sağlayıcınız Amerika’da ama biz yine de Cumhuriyeti tehlikede gördük. Evet yanılmadınız. Size, lâikliğe aykırı eylemlerde bulunduğunuz için bugün dava açtık. Utanmıyoruz, şu ana kadarki gibi.

Sanırım siz de Fethullahçısınız ya da kömürden nasibinizi aldınız. Şu başımızdaki ‘usulsüzlük’ belasını bertaraf ettiğimiz anda sizinle iletişim kuracağız. Aslında böyle bir derdimiz olmayacaktı ama bu sefer üzerini örtemedik. Şu AKP üstümüze çok gelmeye başladı. 6 senedir kafamızı nereye sokacağımızı bilemez olduk.

Yine de yılmadık. 3.5 ay önce ilk çelme takıldı. Biz de şu açıdan baktık: Biz bu AKP denen illetle demokratik sistemde yarışamayacağımız. Bari şu işi başka yolla çözelim. Bu uğurda açılan kapatma davasını haklı ve yerinde bulduk. Söylemesi ayıp, ekmeğimize öyle bir yağ sürdü ki…

Neyse, biz size dava açtığımızı bildirir ve bundan sonraki yazılarınızda dikkatli olmanızı temenni ederiz.”

CHP, Başkan

(Bu makaleyi ‘Geliştiren Hikâyeler’ kategorisinde yayımlamayı uygun buldum. Çünkü bu makale adamı epey geliştirebilir.)

Biz eskiden böyle değildik

Geliştiren Hikâyeler Yorum Ekle »

Bursa’da oturanlar bilirler. Bu-Kart denen bir sistem var. Metro ve özel halk otobüslerinde kullanılan manyetik kartlar. İstediğiniz bir meblağ olarak bakiye yükletiyorsunuz ve bu sayede otobüs ya da metroya kart aracılığı ile biniyorsunuz.

Bugün bu kart yanımda olmadığı için Gemlik/Kurşunlu’dan hareketli bir yolculukla geldim. Otobüse bindim ve şöfere burada tek geçişlik bilet satılmadığını ve bu yüzden ilerde bir durakta bilet alacağımı söyledim. O da bunu bildiği için ‘tamam’ diyerek beni bilet satılan ilk durakta uyardı. Neyse, ben işimi hallederek en yakın koltuğun cam kenarına oturdum.

Kart okutulan makinanın hemen arkasında olduğum için kim ne şekilde biniyor görebiliyorum. Yaklaşık 30 kadar yolcu bindi, ancak içlerinden 3 tanesi tek geçişlik kart kullanmıştır. Diğerlerinde hep özel ‘Bu-Kart’ vardı. Neyse ilerledik ve 2 bayanın bindiği durağa geldik. Bayanlar dışarıdan gelmiş, sistemi bilmiyor.

Şöföre durumu anlattılar. Şöför de içeriye anons yaptı. Ücreti ödenmek üzere kartında bakiye olan yardımcı olsun diye. Arkama bakma gereği bile duymadım çünkü birisinin mutlaka kartını vereceğini biliyordum. Siz de böyle düşünmez misiniz? İçerde en az 30 tane bakiye yüklü kart sahibi ‘insanım’ diye geçinenler var!

Şöförün 3 kere tekrar etmesine rağmen yanıt gelmedi. Yanımdaki teyze ağır ağır çantasından kartını çıkardı ve uzattı, ‘al yavrum’ dedi. Bayanlar yaşlı teyzeye teşekkür üzerine teşekkür ettikten sonra ücreti verdiler. Teyzenin geç uzatmasını ilerleyen yaşından dolayı ağır hareket etmesine bağladım. Kartı kullanan bayanın 5 lira uzatmasına teyze, ‘fazladır bu kızım’ demez mi? Şöförden doğru yanıtını aldıktan sonra teyze parayı kabul etti.

Bu olaydan çok şey çıkarılır:

- Gün geçtikçe atalarımızın bize aşıladığı yardımseverlik duygusunu yıpratıyoruz.

- Cebimizde kartımız var ama yüreğimizde ‘yardımseverlik’ denen bir duygu yok.

- En önemlisi, bir gün aynı olayın bizim de başımıza gelebileceğini düşünemeyecek kadar zavallıyız.

Kartım yanımda değildi ama 2. maddedeki şeye sahiptim.

Ey Mehmet Barlas…

Kişisel Hususlar Yorum Ekle »

Mehmet Barlas’ı bilirsiniz. Şu eski siyasetçi, şimdinin gazetecisi. Atv haber bültenini sunan tonton insan. Milletvekilliği ve çeşitli bakanlıklar yapmış bir insan. En son hakkında Atv’ye 1 milyon dolar karşılığında geçtiği söyleniyordu, iyi bir ticaret adamı. Haberi çaktırmadan kamera arkasındaki ekrandan okuyan ve ara sıra ‘ııı, ııı ve ııı’ demekten kendini alamayan bir spiker şimdilerde…

Bu betimlemeyi neden yapıyor bu adam diyordur şimdi okuyucu, haklısınız; hemen açıklayayım. Bugünkü başyazısında bu insan şöyle bir zırvalama yaptı: ‘Devlet lâik olur, millet lâik olmaz saçmalığı da AKP’nin savunmasında’ demiş. Sadece bunu okumam bile yetti kendimi haklı bulmama. Çünkü ben bu adamın yazılarını ne dikkate alır ne de okurum. Önyargı falan değil bu, tamamen objektij bir paradigma (bakış açım).

Devlet lâikliği, milletine bakış açısını gözler önüne serer. Sayın Barlas ters köşeye yattı. Lâiklik asla bir yaşam biçimi olamaz. Devletin bakış açısı olur. Eğer lâiklik bir yaşam biçimi diyen varsa bu makaleye bir yorum yapsın da bizler de öğrenelim. Lâik olan dinsiz değildir, olmayan da inançlı değildir.

Evet beyler, lâiklik bir devlet ilkesidir. Milletin ilkesi falan olmaz. Millet 4 yılda bir gider oyunu atar. İlkeler de devleti bağlar.

Halk özgür yaşar, hür yaşar, eşit yaşar. Bu yaşantının yansımasında da lâiklik ilkesi vardır!

Ey Mehmet Barlas, kusura bakma ama ters köşeye yatırdım seni o yaşlı hâlinle.

Neyse, ben tatile çıkıyorum. Bir ay kadar yeni yazı olmayabilir sitemde.

Kendinize iyi bakın. :)

Bir milenyum portresi

Bizi Bağlayanlar Yorum Ekle »

O eski model, antenli, kamerasız telefonlarımız yok artık. Şimdi televizyonlular moda. Televizyonlu telefonu olmayan itibar görmüyor toplumda. İtibar için cinsel bilgin ve kameralı telefonun şart. Eskiden rehberimize kayıt edecek telefon bulamazken, şimdi rehberin hafıza boyutunu tartışır olduk. Rehberler boş durmasın diye 112′yi, 8090′ı, 8091′i kaydederdik rehberimize; şimdi Esra Erol’la İzdivaç kurmaktan buna zaman bile yok.

Transeksüel bir varlığın ağzının içine bakar olduk. Popstar’da ne yaparsa ertesi gün idol olmaya başladı. Kızların gazozlarını bile Nuri Alço’lar açmıyor artık. Kızlar araya gazozu bile sokmadan yapmaya başladı o işi, gerek yok ki.

Mahallede öküzün biri son ses müzik dinliyor, tam ben bunları yazarken. Hadi beni geç, gece çalışmış ya da hastası olan birisi olabileceğini düşünen yok. O İsmail YK ile gaza basıyor.

Ahmet Şerif İzgören’in de dediği gibi, toplum ikiye bölündü. Küpe takacaksın, ciks olacaksın ve boxerının markası seni anlatacak bu devirde. Otobüste zahmet edip yaşlılara ya da hastalara yer verirsen adam değilsin ilkesini benimseyeceksin.

Okuduğun kitapların önemi yok. Kitap okursan inek ya da salaksın. Selamlaşmaların yerini de küfürler aldı. Annelerin adları sık anılır oldu. Küfürlerimiz idol oldu. Yoldan geçen kızlara da ‘hüp diye içine çekme’ niyeti ile bakıyoruz artık.

Bu devirde ne Salih Bozuk’un vefası ne de Zeki Müren’in şarkıları var. Şarkılarından çok, cinsel kimliği ile anıyoruz Zeki Müren’i. Eminem ya da Justin hayallerimizi süslüyor. Kızlar onları görünce çığlık atıyor, kendinden geçiyor ve âdeta yarılıyor.

Biz işte böyle bir ortamda yaşlanıyoruz. Her şeyin toz pembe gözüktüğü, karanlık bir Türkiye’de nefes alıyoruz. Devletin tapu müdürünün çetelere ortaklık ettiği, eski başbakanının 40 tane villa sahibi olduğu bir memleket burası. Ha bir de bunlar demokrat…

Gazi Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu’nun 2. sınıf öğrencileri, Türkiye Ekonomisi dersinin hocasını bekliyordur. Sınıf, öğrencilerin gürültü patırtısıyla yıkılmaktadır. Sert görünümlü hoca kapıda belirir. Sınıfa kızgın bir bakış atıp kürsüye geçer. Tahtaya kocaman bir ‘1’ rakamı çizer.

“Bakın…” der. “Bu kişiliktir. Hayatta sahip olabileceğiniz en değerli şey…” Sonra ‘1’in yanına, bir ‘0’ koyar.

“Bu, başarıdır. Başarılı bir kişilik ‘1’i ‘10’ yapar.”

Bir ‘0’ daha… “Bu tecrübedir. ‘10’ iken, ‘100’ olursunuz.”

Sıfırlar böyle uzayıp gider: Yetenek… Disiplin… Sevgi…

Eklenen her yeni ‘0’ın, kişiliği 10 kat zenginleştirdiğini anlatır hoca… Sonra, eline silgiyi alıp en baştaki ‘1’i siler. Geriye bir sürü sıfır kalır ve hoca yorumu patlatır:

“Eğer kişiliğiniz yoksa öbürleri hiçtir.”

Biz 1′i koymadan bir sürü 0′a sahip olduğumuz için şimdi bu hâldeyiz. Elimizde bir sürü sıfır var ama hâlâ farkında değiliz ve öyle de öleceğiz…

Bu konu çok uzadı gençler…

Kişisel Hususlar Yorum Ekle »

Bir zamanlar şeyler vardı, Che Guevara hayranları. Tişörtlerinde onun resmi, sanki bir karış marifetmiş gibi gezerlerdi. Sonra bu moda bozuldu. Şimdi sıra Humeyni’de. Humeyni kim? İran İslâm Cumhuriyeti’ni kuran adam. Çok mütevazı bir adamdır aslında. Şimdi böyle dedim diye yarın bana atılacak manşet şu olacak: ‘Bir Humeyni hayranı daha!’ Geç onu bir kere hemşehrim. Siz Kemalist geçinip Che’nin tişörtü ile gezerken biz 10 Kasım’da göz yaşı döküyorduk.

O kız her gün ayrı bir televizyonda şimdi. Humeyni’yi seviyorum, Atatürk’ü sevmiyorum diyen kız. Bu ülkede Apo’yu sevenler bile var ama televizyonda sevmiyorlar. Git evinde sev, odanda sev, tuvaletinde sev ama global bir kanalda sevme! Fatma Şahin derler, provakatör derler, irticaî derler gıkını çıkaramazsın. Çıkarmaya da hakkın yok zaten.

Hasan Tahsin’e de ayıp etti bu kız. İlk kurşunu Sütçü İmam, Nene Hâtun’un başörtüsünün çekilmesi ile Fransızlara attı dedi. Başörtüsüne değil hamamdan çıkan kızların peçesine saldırdılar. Saldıran Fransız değil Ermeni. Millî direnişi Sütçü Ali değil gazeteci Hasan Tahsin başlattı. İzmir’de bir meydanda anıtı da var.

Bazı kuş beyinliler döküldü sokağa ve dediler ki: ‘İşte, tüm türbanlılar böyle düşünüyor!’ Onu bir kere geç, böyle düşünen çok türbansız gördük biz. 40 tane villası olan eski başbakan bile var bu ülkede, hem de türbansız!

Bu kız dün Star Tv’deydi, yarın hangi medyanın kucağına düşeceği belli olmaz. Aslında medya sevgi ile saygıyı birbirine karıştırıyor. Bu ülkede yaşadığı sürece Atatürk’ü sevmek zorunda değil ama katiyetle saygı göstermek zorunda. Ben bir öğretmenimi sevmek zorunda değilim ama saygısızlık edemem. Bu da öyle.

İngilizlerin, Yunan bir generalin, Amerikalı müttefiklerimizin hayran olduğu bir insanın neden sevilmediği de başka şeylere bağlanabilir aslında. Densizliğe, bilgisizliğe ve elbette populariteye. Bazı kesimin Atatürk üzerinden siyaset yaptığı gibi bu kız da O’nun sırtından rant elde etmeye çalışıyor. Aman dikkatli ol, elini yakarlar!

Bu vesile ile bir kez daha anlamış olduk. Demek ki bizim sorunumuz türban değil kara cehaletmiş. ‘Bu kız yüksek okul mezunu ya hu!’ nidalarını duyar gibiyim.

Okumak cehaleti alır, eşeklik baki kalır.

Mahkeme yan çizebilir

Siyasî Anekdotlar Yorum Ekle »

Yaklaşık iki haftadır aynı şeyi tüm medya ve çeşitli merciler tartışıyor: ‘Mahkeme türban kararı ile yetkisini aşmıştır.’ Gerçekten de öyle gibi görünüyor. Değinmeden edemeyeceğim. Mahkemenin toplantısından bir bölüm dışarı sızmıştı, orda bir üye diyordu ki: ‘Eğer iktidar partisi, seçimler 50 yılda bir yapılacak derse ne yapacacağız?’

Bir şey yapmana gerek yok. Şu an iktidarda olan adamlar zaten 5 yıl olan milletvekili genel seçimlerini 4 yıla indirmişti. Sen onu demokrat geçinenlere sor, halktan mümkün mertebe kaçmak isteyen onlar.

Şimdi burada dikkat edilmesi gereken bir konu var. Konu, makhemenin türban kararına bakış açısı ile kapatılma davasındaki bakış açısı aynı mı olur? Yoksa tüm bu tepkiler, eleştiriler ve yorumlar onlar üzerinde bir karizma kurtarma çabası yaratır da, parti kapatma kararı çıkmaz.

Dikkat çekmesi gereken nokta da bu. Herkes, (ben de dahil) türban kararı ile mahkemenin kapatma kararını verdiğini düşünüyordu ama yanılabiliriz. Mahkeme kapatma kararı vermezse bunun iki amacı olabilir: ‘Türban kararı iptal edildiği için iddianamenin temel dayanağı çökmüş oldu’ gerekçesi, diğeri de: ‘Hatayı telafi etmek adına’ bir hamle olur.

Ciddi anayasa hatalarından doğan bir Türkiye’nin tam ortasındayız. Yarın askerin sokağa çıkmayacağı bile belli değil. Çıkması için tezahüret edenler bile var bu ülkede. Paşa’nın mühim görüşmeleri bile var, hakimlerle falan…

Belki biz yanılırız, belki de onlar. AK Parti’nin kapatılıp kapatılmaması aslında beni hiç ilgilendirmiyor. Eğer ortam gerilirse ya da yine memleket demokratım diye geçinenlerin kucağına düşerse; o zaman üzülürüm. Halk onları sandığa gömdükten sonra bu ülke 50 yıl ileri gitti. 50 yıl da geri gitmesi beni yine üzer.

Her şey olsun ama bu ülkenin menfaatine ters düşen bir şey olmasın. Aksi benim de, Baykal’ın da kârına olmaz.

Çocukluktan sandığa…

Siyasî Anekdotlar Yorum Ekle »

Doğduğumda Cumhurbaşkanı Turgut Özal’dı. Milletvekili Genel Seçimleri’ni Doğru Yol Partisi Süleyman Demirel’in karizması ile %27 oy alarak kazanmıştı. Gücüne güç katmak için seçimlerde III. parti olan SHP ile koalisyon hükümetini kurdu. Daha sonra Turgut Özal merhum oldu ve bu fırsatı iyi kullanan Süleyman Demirel o boşluğu doldurdu. Hareketli bir siyasî ortama denk düşen zamanda doğmuştum.

Çoçukluğuma ait hatırladığım en güzel yıllarımdı, Ecevit’in başbakanlık protokolünü başka isimlerle ortak kullanması. Belki de ‘ne güzel paylaşıyorlar’ diye seviniyordum çoçuk aklımla. Elleri titreriyor, konuşmaları da bazen eksiliyordu. Sanki ‘yaşlıyım ama…’ diyordu gözlüklerin ardındaki gözler. Eşini ondan daha sık görüyordum. Şu Rahşan Affı’na konu olan eşini…

Darbe veya muhtıranın ne olduğunu bilmeden büyümüştüm. Okulda siyaset konuşturmazlardı. Okulda konuşturmuyorlarsa, kötü bir şey olmalı derdim hep. Sonra da akşam haberlerde Ecevit’i izler, sokakta ona ‘zam babası’ lâkabını takan adama da gülerdim.

Sonra bir seçim yaklaştı. Millet, Ecevit’i tarihe gömeceğine and içti. Ajanslar ‘38.2′ ile AK Parti’nin tek başına iktidar olduğunu duyurmuştu. Ecevit, gerçekten de tarih olmuştu.

AK Parti’nin 363 milletvekili ile iktidar olması hemen Menderes’i çağrıştırdı bana. 27 yıllık CHP iktidarına son veren Menderes, belki de tarihte az emsali olan milletvekili sayısını çıkarmıştı. Asıl Demokrat onlardı…

Seçim zamanı sahte birleşim yapmadı Menderes, gerektiğinde dar ağacından poz vermeyi de bildi. Atatürk arkasına saklanarak siyaset yapmadı. CHP’ye oy verenlere ‘onlar hızsız’ ya da ‘ülkeye komünizm lâzımsa, onu da biz getiririz’ demedi. Paralardan millî şefin resmini kaldırdı. Ülkeyi Atatürk’ün kurduğunu halka tekrar hatırlattı. Tüm bu yobazlara karşın…

Ekranlarda yine ucuz bir oyun sergileniyor. İki başörtülü kız çıkıp, biz bu ülkenin evladıyız ama Atatürk’ü sevmiyoruz diyorlar. İngiliz mandasının egemenliğini savunuyorlar, daha özgür olabilecekleri için… Kız İngiltere’den aldığı bursla okumuş, nankörlük eder mi hiç? İşte bunlar, bizim halkımızı zor durumda bırakanlar. İşte bunlar, kendilerini Atatürkçü sananların kucağındaki son modeller. İşte bunlar, 2008 model Fatma Şahin’ler…

Onlar gülmeden, siz gülün

Bizi Bağlayanlar Yorum Ekle »

Bursa’da oturanlar bilirler. 1 Mayıs’ta Balibey Han restorasyonu tamamlandı ve açılmıştı. O gün ben de okuldan çıktım ve oradan geçiyorum. Önündeki sette gençler sıra ile oturmuş, sohbet edip gülüyorlar. Önlerine bir köpek geldi ve bir kız geriye kaçarken ordan düştü. Hâli ile diğerlerinin gülüşmeleri merdivenin en üst noktasına kadar geliyordu. Kıza dikkat ettim, ilk yaptığı iş küfür etmek, sonra da morarmış bir şekilde yerden kalkmak oldu.

Bu durum ne mi gösteriyor? Bu durum kızın özgüveni olmadığını ve komik duruma düştüğünde ilk yaptığı iş, çevresindekileri suçlamak ve somurtmak oluyor. Böyle insanlar tehlikelidir. Kıza ilk baktığımda zaten böyle bir harekette bulunabileceğini anlamıştım. Yüzündeki ifade bile özgüvensizdi.

Karlı bir günde düştüğümü hatırlıyorum. Sanırım geçen seneydi. İnsanlar beni görmeden ben bağdaş kurarak kahkahalar atıyordum. Çünkü o sırada yapılacak en güzel şey bu. İnsanlar size bakar, sizin ifadenize göre hareket ederler. Sizi somurturken gördüğünde güler, fakat kendi hâlinize güldüğünüzü görmek hem sizi sempatik yapar hem de o durumdan kurtarır.

Somurtmak için 60, gülmek için de 12 yüz kasımızın gerilmesi gerekir. Neden zor olanı seçelim ki? Bu benim mantığıma uymuyor. O durumda yapılacak en güzel şey, kendi hâlimize gülmektir. Etrafımızdakilere küfür eder bir ifade bize hiçbir şey kazandırmaz. Aksine, birçok şey kaybettirir.

Şimdi iki seçiminiz var: Birisi, bu duruma düştüğünüzde bu yazıyı hatırlayıp kendinize gülebilmek ve durumdan faydalanmak; diğeri de eski tutumunuzu sürdürmek ve kendinizi küçük görmek.

Hayat seçimlerden ibarettir. Ben seçimimi geçen sene yapmıştım, peki siz?

Siz kaç kişisiniz?

Bizi Bağlayanlar Yorum Ekle »

Dün gece uyku tutmadı, ben de televizyonu karıştırdım. Normalde Kanal D’yi pek izlemem, Doğan’ın D’si olduğu için… Fakat dün bir açtım ki ne göreyim? Tuncay Özkan, Nazlı Ilıcak, Fikri Akyüz ve adını bilmediğim birkaç yazar Ali Birand’ın 32. Gün’ünde. Oturma şekillerine baktım, sanki gruplaşmışlar. Sonra başladım izlemeye…

Bildiğiniz gibi Tuncay Özkan CHP ile 3.5 milyon dolar düzeyinde (yaklaşık 5 trilyon) içeren bir anlaşma yapmıştı. Bu anlaşma gereği Özkan, CHP leyhine; hatta iktidara hakaret edercesine yayın yapıyordu. Sonra devlet el koydu ve Tuncay Özkan’da kanalı Koza Grubu’na satmak zorunda kaldı. Tuncay Özkan dertliydi, neden Samanyolu veya başka bir kanalın aynı cezayı almadığını söylüyordu; bağırarak…

Dikkatle ve dehşetle izledim. Haksız olduğu veya bilmediği konulara giriş yapıyor ve gittikçe sesini yükseltmeye başlıyordu. Neden? İnsan iki şeyden bağırır: Canı yanmıştır ya da haksızdır. Bu iki sebebe de uymuyorsanız sizde bir yamukluk var demektir.

‘Biz kaç kişiyiz’ hareketini, cumhuriyet mitinglerini körükleyen bir adam bu. Halkı halka küstürmesi, trilyonlarla nasıl oynadığının göstergesi olmalı. Ben hiç puştluk yapmadım, cebimde trilyonlarım da olmadı. Buraya taraflı bir şey yazmak için para da almıyorum. Aldığımı kanıtlasınlar da terkedeyim bu ülkeyi.

En çok dikkat çeken nokta da Özkan’ın: ‘İktidar olmak istiyorum’ demesiydi. Adamın iktidar olup ülkeyi iyi yerlere getirmek gibi bir gayesi yok! İktidar olacak, bir-iki defa hazineyi yoklayacak ve gidecek; derdi bu! En çok güldüğüm nokta da 27 nisan e-muhtırasının kendisine verilmesini iddia ettiğinde olmuştu. Al sana bu günkü muhtıramı verdim Özkan, aramıza üniformayı sokma. :)

Biz 3.5 milyon doları bir arada görmek değil, telaffuz bile etmedik. Adamların ticaretleri milyon dolarlar üzerinden yapılıyor. Tuncay şöyle düşündü: ‘Nasıl olsa benim kendi görüşlerim de AKP aleyhine, CHP’nin de öyle. Ben gider CHP leyhine yayın yapar, hem de AKP’yi kötülerim; 3.5 milyon dolarımı da alırım.’ Böyle düşünmediyse ben de ne olayım.

Fikri Akyüz’ün ’siz bunları hakettiniz’ demesine atfen, yobaz diyerek hakaret etti. Gece boyu hakeret etmediği bir Anayasa Makhemesi başkanı kaldı bile diyemiyorum çünkü ona da etti. Faşistliği ağzından düşürmeyen ama anlamının ne olduğunu bile bildiğinden şüphe duyduğum, türünün tek örneği, hem solcu hem darbe yanlısı olarak gözüken II. kişisin sen Tuncay Özkan.

Kısaca, senin ruhun geride kalmış Özkan…

30 günde sorunu çöz

Bizi Bağlayanlar Yorum Ekle »

Gençlerin, özellikle 16-25 yaş arasındaki gençlerin büyük bir sorunları var: Sivilceler. Benim de zamanında büyük dert ettiğim, çözüm metodunu ‘mücadele ruhu’ ile keşfettiğim bir sorun bu. Aslında sorun bile değil bu: Tek sorun sizin onlara bakış açınız.

Öncelikle yalnız olduğunuzu sanmayın. Çevrenize bakın, 10 kişiden mutlaka 6’sında aynı sorunu göreceksiniz. Bu sorun bile size güzel alışkanlıklar kazandırabilir. Yeter ki bakıç açınızı bu doğrultuda kullanabilin. Sivilce sorunu size mücadele ruhu, temiz ve titiz olma alışkanlığı kazandırabilir. Bu problemi yaşayan insanlar günde en az iki defa yüzünü yıkar, temiz olur. Kaç kere yıkadığını düşünür, titiz olur. İlaçlarını düzenli kullanırsa da mücadele ruhu kazanır. Demek ki sorun aslında size kazanç olarak geri dönüyor. Tek sorun bakış açınız, sivilceler değil.

SSK veya diğer sağlık güvenceniz varsa yapacağınız ilk şey bir cildiye polikliniğine randevu almaktır. Hekime sorununuzu anlattığınızda muhtemel vereceği ilaçlar: Benzamycin, Cleocin T, Tetradox, Sivex Losyon ve Moos sabunlarından birisi olacaktır. Size en az 4 ay bırakmadan kullan diyecektir. Haklıdır. Bazen çıkmaması için bile kullanmanız şart.

30 gün aralıksız ilaçlarınızı kullanırsanız, değişimi gözünüzle de farkedeceğinizden şüphe duymayın. Asla yılmayın, bu sizin hiç bir zaman kârınıza olmaz. Traş makinesi ile sakal traşı olun. Asla diğerini yüzünüze sürmeyin.

Sabırlı olun ve asla vazgeçmeyin.

Kopyalayabilir, çalabilir ya da ben yazdım diyebilirsiniz.