Mustafa İNAN

Karpuz kabuğundan gemiler yapmak…

Yargıtay neyden rahatsız?

Mayıs26

Türkiye, ‘muhtıra’ tarzı şeylerle çok önceden beri içli-dışlı. Kabuğuna iğne dokunulan ertesi günü bildiri yayınlamaktan çekinmez oldu. En son olarak Yargıtay Başkanlar Kurulu bir bildiri yayımladı. Ne içeriyordu bu bildiri? Elbette ki hükümeti tenkit ediyor ve son zamanlarda yargı üzerindeki baskıyı eleştiriyordu. Bildirinin asıl amacı, aslında nitelenmiyor. Bana göre asıl amaç, hatalar. Bağımsızlık falan işin hikâye kısmı.

Bir diğer deyişle, bu bildiri Adalet ve Kalkınma Partisi hakkında sunulan iddianamenin altına imza atmış oldu. Ne şekil mi? Arkadaş, sen kalkıp %47′lik bir oyla iktidar olmuş bir partiye karşı kapatma davası açmaya kalkışıyorsun. Bunu tek başına sırtlanabilir misin? Velev ki sırtlanmadın zaten. Yalnız olmadığını bu bildiri göstermiş oldu.

Diğer yandan da Yargıtay’ın görevlerini irdeleyelim. Karşımıza tamamen hukuksal görevler çıkıyor. İşte onlar.

1. Adliye mahkemelerince verilen ve kanunun başka bir adli yargı merciine bırakmadığı karar ve hükümleri ilk ve son merci olarak inceleyip karara bağlamak,

2. Yargıtay Başkan ve üyeleri ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekili ve özel kanunlarında belirtilen kimseler aleyhindeki görevden doğan tazminat davalarına ve bunların kişisel suçlarına ait ceza davalarına ve kanunlarda gösterilen diğer davalara ilk ve son derece mahkemesi olarak bakmak,

3. Kanunlarla verilen diğer işleri görmek.

Şimdi aklınız ve mantığınızla bütünleşerek aşağıdaki soruları birer birer yanıtlayın.

1) Yargıtay’ın görevleri arasında siyasî bir analiz ya da söylem yapma hakkı var mı?

2) Varsa, hangi madde?

3) Yoksa neden yayımladı veya yayımlamaya iten amaç neydi?

Cevapları dolaylı bulduysanız arkanıza yaslanın ve okumaya devam edin.

Cevap 1)

Yargıtay siyasî bir söylem içersine giremez. Yargı bu ülkede hep bağımsızdı, öyle de kalmalı. Bu bağımsızlığı sonsuz gibi görenler büyük bir yanılgı içersine düşmüşlerdir. Nitekim, sonsuzun bile sorgulandığı bir yüzyılda yaşıyoruz. Buna rağmen: ‘Hayır efendim. Sen istersen %99′luk bir oyla iktidar ol, ben yine de bildirimi yayımlarım. Siyasî analizlerimi çekinmeden yaparım’ dersen, sana öyle bir bildiri yayınlarlar ki aklın bir karış havada kalır.

Cevap 2)

Böyle bir madde yok.

Cevap 3)

Yargıtay Başkanlar Kurulu, savcısına hata yaptığını anlatması ve ikazda bulunması gerektiği hâlde, hazırladığı iddianameye onay verip himayesi altına alarak bağımsız olduğunu zaten göstermiş oldu. Eğer yargı bağımsız olmasaydı, kusura bakılmasın ama o dava sittin sene açılamazdı. Tıpkı İnönü’nün askeri arkasına aldığı gibi, şimdi de birileri yargıyı gölgeleme peşinde. Belki de yargı bir gölge oluşturma gayretindedir, bilemeyiz. Bileceğimiz tek şey bunların hiçbirinin ülkenin menfaatine olmadığıdır. Sen böyle bir davayı açarak zaten eleştirilere göğüs germeyi göze aldın ki. Şimdi hataların yüzüne vurulduğunda kalkıp da bildiri yayınlama güdümü içersinde olma.

Sözün özü

Bu ülkenin evladı birilerinin oyunlarını bozmaya devam ediyor. Bundan rahatsız olanlar da sırası ile bildirilerini yayımlıyor. Asıl bildiriyi 5 yılda bir halk söyler. Hem de öyle söyler ki, siz her gün bir tane yayımlasanız ona denk düşüremezsiniz.

Eyvah, vuruldunuz

Mayıs25

Ölüm hakkında

Şüphesiz ki her canlı muhakkak ölümü tadacaktır. Fakat siz ölmeden, yani fiziksel fonksiyonlarınızı yitirmeden ölümle yüzleştiniz mi? Cevabınız hayırsa, okumaya devam edin.

Bu nasıl bir şey?

Geçenlerde bir makale okumuştum. Çok sevdiğim Sayın Can Dündar’ın kaleme aldığı makalede öz olarak, ‘kendi cenaze töreniniz’ teması işleniyordu. Sevgili Dündar’da bunu bir kitapta okumuş. Önyargısını yenip okumaya devam ettiğinde, olayın boyutunu hemen anlamış. Kendi cenaze töreninizi düşündüğünüzde kırdığınız kalpleri, binlerce kez söylediğiniz keşkeleri anlamsız buluyorsunuz. Yazı için çok sevdiğim Dündar’a teşekkürler.

Konumuza dönelim

Yolda yürüyorsunuz. Moraliniz, annenizle kavga ettikten sonra allak bullak oldu. O an âdeta yakmak, yıkmak istiyorsunuz her şeyi. Tam da o anda biraz önünüzden bir ses geliyor, ses tek el tabanca sesi. Birden irkiliyor ve göğsünüzün kanadığını farkediyorsunuz. O an ne düşünürdünüz?

Hemen özetleyelim

Ölüm anında hayatınızın bir film şeridi gibi gözünüzün önünden kayıp gittiği anlatılmıştı senelerce. Buna dayanarak bu şerit sizin gözünüzden de akıp gidecektir. Peki vurulduğunuzda ne olur? Merakınızı gidermek için arkanıza yaslanın ve hayal etmeye başlayın. Kurşun göğsünüze girdi, derin bir acı yarattı. Acı sizi diz kapaklarınızın üzerine oturmanıza sebep oldu. Oturdunuz ve o anda hayatınızı sorgulamaya başladınız. Bence ilk sorgunuz neden bu kadar boş yaşadım olacaktır. Belki de ürpereceksiniz. Hatta merakınız daha da ilerleyecek, belki de kısa bir zaman sonra dünyadan ayrılacaksınız. Değer verdiğiniz bir şeyi kaybettikten sonra göklere çıkarmak kadar aptal bir şey yoktur. Bu bizim için verilmiş müthiş bir fırsat. Değerlerimizi bizden kopmadan önce daha da değerli kılabiliyoruz. Çünkü hayal gücümüz çok engin.

Göğsünüz kanıyor, kan kaybediyorsunuz

Derken etrafınız kalabalıklaşmaya başladı, her şeyin sonunun geldiğini hissediyorsunuz. Başınızdakiler ambulansın yetişebilmesi için dua ediyor, sizi gören tanıdıklarınız da ağlamaya başladı bile. Ölüm için tüm şartlar müheyya. Acınız da gittikçe artıyor.

Gözlerinizi açın

Gözlerinizi açtığınızda bir ses duyuyorsunuz. Ses: ‘Doktor, oğlum gözlerini açtı!’ diye çığlık atıyor. Hastane odasındasınız. Bir yandan narkozun etkisiyle mideniz bulanırken, diğer yandan da neler olup bittiğini anlamaya çalışıyorsunuz. Anneniz, babanız, kardeşiniz ve tüm yakınlarınız baş ucunuzda nöbette. Herkes o anda müthiş bir sevgi seline kapılmış. Sizse, ‘bana ne oldu’ diye mırıldanıyorsunuz. Babanız, ‘kör bir kurşun, göğsüne isabet etti’ diyor ve ekliyor: ‘şükür ki başarılı bir operasyon geçirdin ve tekrar aramızdasın’ diye haykırmaya, diğer yandan da ağlamaya başlıyor.

Sözün özü

O andan itibaren eskisi gibi yaşamaya devam mı edersiniz, yoksa tüm bunları yaşadıktan sonra ders çıkarmaya mı çalışırsınız? Elbette ki ikinci seçeneği seçersiniz. Çünkü siz ölmeden, her şey bitmeden tüm sevdiklerinizin kıymetini anladınız bile. Onları kaybettikten sonra üzülmenin hiçbir anlamı olmadığına, henüz hayatteyken onları kaybetmiş gibi sevmeye kanaat getirdiniz. Bundan sonraki yaşantınızda da bu kanaat kesinlikle en büyük felsefî düşünceniz olacaktır. Çünkü siz, kaybetmeden kazandınız.

Mutlu kal.

Bilim elçileri

Mayıs24

Az önce

Az evvel televizyonu karıştırıyorum, NTV’de karşıma sunumlar çıktı. Programın ismi ‘Bilim Elçileri’. Yarışma İngiltere’deki Cheltenham Bilim Festivali’ne sunumuyla katılarak Türkiye’nin Bilim Elçisi olma şansını yakalamaya aday 10 finalist ile ilgili. Bu finalistler sıra sıra sunumlarını yapıyor, daha sonra da jüri üyelerinin yorumlarını dinliyor. Sunumlar toplam 5 dakika ile sınırlı olup, toplumun belki de iç içe olduğu ama teknik terimlerini bilmediği olaylarla ilgili…

Amaç ne?

Kısaca amaç İngiltere’de Türkiye’yi temsil eden birey olmak ve halkı bilgilendirmek. İngiltere’de 2005 yılında Cheltenham Bilim Festivali çerçevesinde gerçekleştirilmeye başlayan FameLab yarışması, 2007 yılında British Council girişimiyle uluslararası bir nitelik kazanmış. Ülkemizde, ilk olarak geçen yıl yapılan FameLab Bilim Elçileri yarışmasının birincisine bir diz üstü bilgisayar, ikinciye bir video kamera ve üçüncüsüne de Ipod ödülü verilecek. Adaylarda İngilizce bilme şartı aranmayan yarışmada, İngiltere’ye gitme hakkı kazanacak yarışmacının sunumu için çeviri olanağı veriliyor.

Göndermeler

Türkiye’nin işte böyle programlara ihtiyacı var. Popstarlar, gelin-kaynana yarışmaları, ilginç bir şekilde insanları evlendirmeye çalışan programlardan bık-tık! Biz, kabuğumuzdan kafamızı artık çıkarmak istiyoruz. Birilerine inat çıkarmak!

Sözün özü

Henüz yolun başındayız, daha öğrenecek-öğretecek çok şeyimiz var. Ben yola saçma salak kanalları silerek başlayacağım. Size de tavsiye ederim.

İçimizdeki şeytan

Mayıs24

Şeytan kötülükte değil, içimizde

Türkiye’de genelde tek bir koldan yönetilen medya var. Diğerleri de zaten dincilikle suçlanıyor. Birbirlerine zıt kesimler, ayrı medyalarda buluşmuş. Örneğin Hürriyet ve Zaman. Hürriyet solun, Zaman ise sağın medyası. Demek ki ülke burda bile bölünmüş. Birisi medyayı elinde tutuyor, diğerleri ise bu medyanın haberlerini çürütmek için âdeta yarış içersinde çabalıyor. Bize de bu koşullarda elimize aldığımız gazeteyi bile sorgulamak düşüyor.

Ne okuduğunuz, ne düşündüğünüzden daha vahim

İnsanları tek çatı altında toplamak zor iş. Fakat halkın bakış açısı, düşünce zenginliği de muhalefet denen şeyi doğurmak zorunda. Doğmazsa, herkes iktidara oynar. O zaman da iktidarın bir anlamı kalmaz. İş ne olursa olsun, her daim zıttını düşünenler olacaktır. Bu zıtlık çıkarları bile zedelese olacaktır. Olmazsa, muhalefet denen şey de olmaz. Örneğin: CHP. Bu şart ve koşullarda okuduğunuz gazetenin, izlediğiniz televizyon kanalının adı bile sizi ele veriyor. Samanyolu Tv izlerseniz dinci, Kanal D izlerseniz solcu oluyorsunuz farkında olmadan. İkisinin arasını bulmak ütopya…

Bir de unutmadan

Yaklaşık 1 aydır bir salak belirdi. Herkesin ağzına bir şarkı doladı: Condom. Comdonun ne olduğunu bilmeyen, daha ilk kez duyan birisi bile şarkıyı söylemeye başladı bir anda. Bizim insanımıza felsefî akım Yunanistan’dan geçtiği için sorgulaması biraz geç. Başkasından ya da tesadüf üzeri Condom’un prezervatif olduğunu öğreniyor. Şaşırması normal ama o anda utanmaması anormal. Türkiye burası, her bir yeri anormal vakalarla dolu. Bu salak kadın geçen sene de çıkmıştı karşımıza. Biz onu bazen buz pistlerinde gördük, bazen de asker şarkısıyla ağzımıza dolanmasında. Böyle bir şarkıyı müzik diye kaydeden firmanın da, yayınlayan kuruluşun da, el koymayan devletin de… diye mırıldananlar da çok az.

Bir de şey var

Sinemaya geçelim. Yeni bir film çıktı. Filmin adı o. çoçukları. Ne kadar normal değil mi? Pokemonların apartmanlardan atlattırdığı bir ülkeye pek de anormal değil aslında. Madem ki çok güvendiğiniz, tam not aldığınız bir film konunuz var. O halde saçma sapan isimler koymanıza gerek yok. Filme yapılan yorumlar sizi zaten yukarlara taşıyacaktır. İşte dedik ya, şeytan aslında içimizde. Binbir Gece’nin ertesi günü çoçukların kız arkadaşlarına teflifler yağdırmasına mı yanarsınız, yoksa filmin adına mı? Neyse, çok kazanırsınız artık. İsme tam puan verdim.

Sözün özü

Bu ülkenin evladı çok salak yerine konuldu. Bidon kafalı da dendi, göbeğini kaşıyan adam da. Her şeyimizin sorgulandığı bir dönemde, suyu bulandırmanın kime faydası dokunacağı muamma.

‘Tanrı herkese utanma hissi verdi. Kimisi bu hissi zamanla taşıyamadı, saldı. Kimisi de taşırken utanır oldu. Ya Hu, sen bizi utandırma.’

(Not: Ya Hu bir nida şeklidir. Günümüzde ‘yahu’ diye kullanılarak büyük bir hata yapılmaktadır.)

Yol Parası

Mayıs23

Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Dâhiliye uzmanı Sibel Boyvada’ya 1999 yılında bir hasta gelir, hasta yaşlı bir köylü teyze. Hastane tıklım tıklım kalabalıktır. Sibel, hastayı muayene eder; kesin teşhis için bazı tahliller gereklidir. Kadına gerekli talimatları verir “Şu, şu tahlilleri yaptır, gel” der. Yaşlı teyze başını öne eğer ve konuşmaz. Sibel tekrar “Hadi teyzeciğim, şu tahlilleri yaptır gel, ben seni gerekli tedaviye başlatacağım” der. Teyze başını kaldırır, ağlamaya hazır gözlerle “Doktor Hanım, benim köye dönecek param yok. Nasıl yaptırayım o tahlilleri” deyince, Doktor Sibel’in yapacak birçok işi olmasına rağmen, bırakır işini, girer yaşlı teyzenin koluna ve koridor koridor gezerek tamamlar tüm tahlilleri.

Tekrar dâhiliye bölümüne gelirler. Sibel tedavi için gerekli ilaçları yazar, tedavisi için de gerekli tembihleri yapar. Bu Egeli yaşlı köylü teyze doktor hanımı dinlerken gözleri hep yerdedir. Tam teyze gidecekken Sibel’in aklına “Yol Parası” lâfı gelir. “Teyze, al bakalım şu parayı” diyerek, köye gitmesine hayli hayli yetecek bir para verir. Teyze önce almak istemez; ama sonra “Yavrum, köye dönecek param yoktu. Nasıl geri döneceğim diye kara kara düşünüyordum. Çok sağ ol, Allah senden razı olsun kızım” diyerek teşekkür üzerine teşekkür ederek oradan ayrılır.

Doktor Sibel, sıra bekleyen onlarca hastası ile ilgilenmeye devam eder. Aradan bir saat kadar bir süre geçer. Sibel bir bakar ki teyze kan ter içinde, kalabalığı yarmış, oflaya pofluya geliyor. Ege Üniversitesi Hastanesi’nden Bornova yolu o yaşta bir kadın için az buz bir yol değildir.

Sibel şaşkın, herhalde bir kâğıdını veya reçetesini unuttu diye düşünür. “Ne oldu teyze” diye sorar. Teyzenin yüzünde koca bir gülümseme vardır bu sefer. “Kızım, ben anayola çıktığımda bir köylüme rastladım. Meğer o, minibüsle zaten köye dönüyormuş. O beni köyüme götürecek. Sen paranı al kızım. Çok sağ ol!”

Bu sefer Sibel Boyvada’nın gözleri dolar. Teyzeyi öper, koklar ve evine gönderir. Hâlâ dürüst insanlar olduğu için o akşam dua eder. Sibel Boyvada, Ege Üniversitesi Hastanesi’nde çok başarılı bir doktor. Öğrenciyken de, üniversite tarihinde Ege Üniversitesi’ni birincilikle bitiren tek tıp öğrencisi; çünkü tıp fakültesinden birincilikle mezun olmak çok zor. Aslında bu başarıları beni pek ilgilendirmiyor. İnsanlara yardım etmek için yeşil gözlerinin arkasında her daim bir ışık var, o ilgilendiriyor.

Çok insan tanıdım gözlerinde hiç ışık yoktu. Gözlerinde o ışık olanları hep tanıdım, azdırlar; ama hayatınızı aydınlıkla doldururlar. Belki de hepimizin kalbinde bir ışık var; ama yavaş yavaş söndürüyorlar. Onların da gözlerinden dışarı yansımıyor.

Allah’ım, sen çoçuğumun kalbine de o ışıktan yerleştir. Gözlerinden dünyaya yansımasını ise, bana bırak. Söz veriyorum, gözüne o bulanık perdenin inmemesi için çok çalışacağım.

Ahmet Şerif İZGÖREN

Şu ‘özgelecek’ meselesi

Mayıs22

Bugün

Hayatını ve kültürünü olabildiğince doya doya yaşamaya özen gösteriyor. Her güne bir dünya sığdırma niyetinde. Sabahları geç kalktığında üzülüyor ve ertesi gün bunu telafi etmekle uğraşıyor. Şu sıralar mvpksl.net ile yayın hayatına internet dünyasında da başlayan Mustafa İNAN’ın makaleleri, her kesimden büyük ilgi topluyor. Özellikle siyasî araştırmalar, yorumlamalar ve gözlemler bunların arasında akla ilk gelenlerden. Kişisel Site diyerek yola çıktığı isim âdeta bir tür ansiklopedi gibi kullanılıyor.

2009

Sosyal yaşantısında çok mutlu bir tablo çizen Mustafa İNAN, meslekî ve teknik konuda da parmak ısırtıyor. Stajer olarak eğitim gördüğü firmasından büyük teklifler alan Mustafa İNAN, bunu henüz başlangıç olarak kabul ediyor ve sene sonunda gireceği ÖSS’ye büyük bir keyifle çalışıyor.

2010

Mustafa artık üniversitede! Gazi Üniversitesi Kalıpçılık Öğretmenliği bölümüne bu sene ayak basan Mustafa İNAN’ın keyfine diyecek yok. Bir şeyin hayalinin gerçeğinden daha güzel olamayacağını iyi bilen Mustafa ilk seneyi büyük bir mutluluk ve başarı ile kapatıyor. Bu sırada ilk kitabının konusunu da belirlemiş durumda.

2011

Üniversite hayatına nefes kesen bir hızla başlayan Mustafa, 2. senesinde de büyük başarılara imza atıyor. Tasarım ve planlama konusunda büyük atılımlarda bulunarak âdete fakültede parmakla gösteriliyor. Kayıpsız ve keşkesiz bir yılın daha sonuna gelip heyecanını ikiye katlıyor.

2012

Fakültedeki 3. senesinde müthiş bir çıkış yaparak ilk kitabını yayımlıyor. Önyargısız, kendini geliştirmek isteyen tüm herkesin ilgisi ile karşılaşan kitap ‘yok’ satıyor. Bu başarıları pek önemsemeyen Mustafa, üniversite derslerine ağırlığını koyuyor. Seneye mezun olacağı için her anın tadını doyasıya çıkartarak, seneyi bir öncekine oranla daha aktif bitiriyor.

2013

Mustafa yine seneye müthiş bir hızla başlıyor. Mezun olacağı bu senede enteresan ve ilginç planları da beraberinde sürüklüyor. Sene sonunda önemli bir notla fakülteden mezun olan Bay İnan şunları söylüyor: ‘Keşkesiz ve kayıpsız 4 seneden sonra buradan ayrılmak güzel. Öğrencilikten mezun olmak da öyle. Velev ki bu henüz bir başlangıç. Çok değişik planlarım var!’ Bu açıklamadan sonra mezuniyet sonrasında parmakla gösterilen kişiler arasına girmeyi başarıyor.

2014

Askerlik ve çeşitli sosyal eğilimlerini bu sene tamamlıyor. Duyduğumuza göre Türkiye’ye yön verecekmiş. Hangi taşın altından çıkacağı belli olmuyor. Bizi bile şaşırtan açıklamalarda bulunuyor. Bundan sonra film kopuyor ve yapacaklarını tahmin edemiyoruz.

2xxx…

Oysa biz onu…

Mayıs21

Bu değişim de ne?

Biz onu Deniz Feneri’nin ışığı olarak tanıdık ilk önce. Kanal 7′de öyle bir program sunuyordu ki, neredeyse tüm izleyenlerden gerek içerik, gerekse diksiyonu ile tam not alıyordu. Bu böyle çok uzun zaman sürdü. Programı hem sunuyor, hem de derneğin yönetim kuruluna başkanlık ediyordu. Şehir şehir dolaşarak âdeta bizi bize hatırlatıyordu.

Derken…

Geçenlerde tekrar gördüm. Enteresan bir kanalda, enteresan bir kadınla, enteresan bir program yapıyordu. O hoş sesi ve bitmek bilmeyen enerjisi çöpçatanlık programlarında boy göstermeye başladı. Sanki o gitmiş, yerine değerlerini yitirmiş, para için tüm bunlardan vazgeçmiş birisi gelmişti. Aklımız almıyordu bu değişimi. Ummadık taş hakkaten de başımızı yarmıştı. Oysa biz onu efendiliği, dürüstlüğü ve bizden birisi olmasıyla tanımıştık. Meğer yanlış tanımışız.

Kimden mi bahsediyorum?

Karagümrük yanıyor, beni tanırsın sen, beni sana yönlendir, kavuşursak biteriz biz, seni yağmurdan sonra seveceğim ve daha sayamadığım şiirleri ile tanıdığımız Uğur Arslan’ı tabiî ki de. Dik başlılığını, efendiliğini ve sevecenliğini artık insanları acayip bir şekilde tanıştırmakta kullanıyordu. Halbuki biz seni Yıldız Tilbe’nin düetlerinde, Deniz Feneri’nin ışığında, Karamgümrüğü yakmanla aklımıza kazımıştık. Para için saçma sapan işler yapmana gerek yoktu, değerlerinden vazgeçmene de…

Sözün özü

Türkiye’de şu an Esra Erollar’dan, Fatma Güller’den çok var. İnsanların bazı şeyler için değerlerinden, özlerinden ve kişiliğinden ödün vermesi çok acı. Umuyoruz ki oynadığı bir diziden silah kullanmamak için çıkan Uğur Arslan, kişiliğinin sürüklediği yolda omzu dik ilerlemeyi başarabilir.

Bizden söylemesi…

İşte ‘okumama’ gerçeği

Mayıs20

Kitap okumuyor, okuyanla da alay ediyoruz

Ne yazık ki Türkiye nüfusunun yaklaşık %69′luk kısmı hayatında 2′den fazla kitap okumadı, okumuyor. Okuduklarını ya da okumaya başladıklarını da yarım bırakıyor. (%69 soyut bir rakam, neden asal olduğunu sözün özünde belirteceğim) Bizim insanımız bununla da yetinmiyor, ‘kitap okuyorum’ yanıtına da genelde ‘oku oku, dünyayı sen kurtaracaksın ya’ öğütünü vermekten geri kalmıyor.

Neden okumuyoruz?

Hepimiz kitaplarla dünya klâsikleri ile tanıştık. Dostoyesvki, Balzac, Cervantes bu kitapların yazarlarından sadece birkaçı. Tabiî ki de bunlar çok önemli şahsiyetler ve iz bırakmış kişiler. Lâkin siz, yani içersinde öğütüldüğümüz eğitim sistemi bizim gözümüzü her zaman korkuttu ve korkutmaya devam ediyor. Bununla şunu kastediyorum: 5 senelik ilkokul serüveninde bu kitaplarla tanışan çoçuklar, farkında olmadan kitap okumaya karşı bir bağışıklık kazanıyor. O zannediyor ki tüm kitaplar bunlar kadar ağır. Ataletine yenik düşen bu çoçuklar, zamanla kitaba karşı olumsuz tavır verebiliyor.

Oysa…

Düşünün ki hiç kitap okumadınız. Belki de kitapla hayatınızda ilk defa karşılaşacaksınız. Siz böyle bir kişiye ağır dünya klâsikleri ile zorlamayı bir kenara bırakıp; Erdal Demirkıran, Ahmet Şerif İzgören, Mümin Sekman, Doğan Cüceoğlu gibi kişisel gelişime kendilerini adamış insanların kitaplarını okutarak onları hem kazanabilir, hem de çoçukların özgüvenlerinin yerine oturması için ilk ışığı yakmış olabilirsiniz.

Özgüven de nerden çıktı

Özgüven bizden ilkokulda çıkıyor aslında. Nedir bu özgüven? Bireyin yaşamındaki saflık ve kendisi ile barışık olma durumudur. Benim kattığım anlamda ise ‘bireyin arındırılmış hayatında mutlu olması’ demektir. Özgüvensiz, içine kapanık, bir haltı beceremeyecek gibi düşünceler de ilkokul sıralarında giriyor akıllarımıza.

Kitap insana ne katar?

Dünya klâsikleri insana yalnızca kelime haznesinin gelişimini ve modern edebiyatın nasıl gelişmiş olduğunu aktarır. Oysa o yaşlarda olan çoçuklara özgüven ve yaşam mücadelesi gereklidir. Hitabet sanatını zaten her yazıyı okuduğunuzda kazanma şansınız var. Bunun kitap olması da şart değil.

Secret (sır)

Kitabı bir kız arkadaşımın tavsiyesi ile almıştım. İlk başlarda ilginç geldi ama bu ilginçlik kendi özümüzden olan kişisel gelişim uzmanları ile tanışıncaya kadar sürdü. Kitap size yalnızca bir şeyden bahsediyor: ‘Çekim yasası’. Sizi bunun etrafında dolandırıp duruyor. Kitap bittikten sonra aklınızda sadece olumlu düşünmek ve inanmak kalıyor. Rhonda Byrne tarafından yazılan kitaba eleştiri yaptığınızda da büyük olasılıkla ‘inanmadığınız’ için çekim yasasının gerçekleşmediği söyleniyordur. Bu sadece benim tahminim. Şimdiki aklım olsa bir Secret’a, Ahmet Şerif İzgören’in ‘Avcunuzdaki Kelebek’ kitabını değişmem. Kişisel gelişiminizi benim gibi bizim kültürümüzden olmayan yapıtlarda aramanıza gerek yok.

Nasıl okuyacağız?

Yazılarımda genellikle yapıcı tenkitlerde bulunduğum için durumdan kurtulmanın ipuçlarını da veriyorum. :) Önyargısız olmak, ataleti yenmek, her şeye inat hedef koymak ve asla yılmamak. Yaşlandığınızda gençliğe özenip, kitap bile okuyamamıştım demek yerine bunu şimdi yapmak en güzeli. En azından torunlarınıza anlatacağınız hikâyeleriniz olur.

Sözün özü

Yukarda %69 dememin sebebi marketlerdeki fiyatları eleştirmemden kaynaklandı. Marketlerde asal olmayan rakam göremezsiniz. Şeker: 3.99 lira Un: 9.99 lira Yağ: 15.89 lira. Bol kitap okuyup, her konuda mantıklı yorumlar yaparak Avrupa’nın yıllardır bize sattığı modern kültürden arınabilirsiniz. Belki de bu kültüre sokacağınız çomağınız bile olabilir. Bir de, aşağıdaki söze kulak vermelisiniz.

“Tanrı, insana iki organ verdi. Biri çalışmak, diğeri de oturmak için.. Başarı hangisini kullandığınıza bağlı…”

Doğanın kanunu

Mayıs19

Afrika’da her sabah bir ceylan uyanır. Ceylan, en hızlı koşan aslandan daha hızlı koşması gerektiğini bilir. Koşamazsa ölecektir.

Afrika’da her sabah bir aslan uyanır. Aslan, en yavaş koşan ceylandan daha hızlı koşmasını gerektiğini bilir. Koşamazsa aç kalacak ve ölecektir.

İster ceylan olun, ister aslan. Yeterki güne koşarak başlamanız gerektiğini bilin.

Biraz tabiî olmak

Mayıs19

Neydik, ne olduk

Çok değil, bundan 10 sene öncesine kadar bilgisayar; ondan önce de televizyon yoktu hayatlarımızda. İnsanlar akşamüstü sokaklara çıkar, sabahları da erken uyanırlardı. Sonra televizyonla tanıştı herkes, hem de ne tanışmak. Derken göz hastalıkları da bundan sonra belirmeye başladı. Artık insanlar, 100 yaşında ölmeyi hayal olarak görüyorlardı.

Tam bu esnada…

Yürüyen merdivenler, iddia kuponları, internet ve televizyon sosyal hayata girmiş, insanları âdeta esir almıştı. Kendisini bu illetlerden uzak tutmaya çalışan çok az insan vardı. Çoçuklar bile okumayı iddia kuponlarında söküyorlardı. Avrupa kitaba yılda 300 dolar verirken, biz 30 doları bile vermiyorduk. Onun yerine kaliteli sigaralar ve şans oyunlarına yöneliyorduk.

Biraz orijinal olsak?

Ben yaklaşık 6 aydır yürüyen merdiven kullanmıyor ve ekmeği fırın hariç başka bir yerden almıyorum. Bu sayede de olsa biraz kendimi hayatın yapmacılığından uzak tuttuğumu düşünüyorum. Ekmeği fırından almak demek; sıcaklık demek, kor demek, o koku demek, mesafe demek, sabretmek demek.

Evrim geçirdik, evrenselleştik

İnsanlar çok değişti. Artık ‘bacım’ kelimesi çıktı lügattan. Nuri Alço’nun gazoz numarası da artık tutmuyor. Çünkü kızlar, gazoza pek kanacak çağda değil. Onun yerine zarf atma var artık. Kimse kendisinin de annesi olduğunu düşünmüyor zarf atarken. Sonra kız için kavgalar da yaygınlaştı. Kız için kavga etmek, vatan aşkı gibi bir şey oldu günümüzde. Sezercik bile çok değişti. En son hapisteydi, polise ateş ettiği için… Artık Filiz Akın’ların namusu için ağladığı filmler de yok, şarkılar da. Onun yerine ‘binbir gece’ ve ‘kondom’ gibi garip isimli yapımlar var. Pazarlıklar bile dolar üzerinden yapılmaya başladı. Dedik ya, çok değiştik biz.

Sözün özü

Başlardaki örtünün bile tartışıldığı bir devirdeyiz. Hadi gülümse ve özüne dön!

« Eski YazılarYeni Yazılar »