| |
May 31
Sen bilmezsin,
Başkalarına adınla seslendiğim günlerdi.
Uzaktın bana,
Duymazdın o yüzden,
Yokluğuna derlenmiş türküleri.
Oysa sen varken,
Kanayan gecelere merhem olurdu sesin.
Gülüşün dağıtırdı gözlerimden bulutu,
Ara sıra gelirdin ya?
Ben o zaman anlardım hangi mevsimi soluduğumu…
Seninle başlayan bir gün,
Yine seninle biterdi.
Gecenin bir yarısı,
Şehrin yollarını adımlarken,
Ve bağlarken o geceyi sabaha;
Hayat hiç olmadığı kadar güzeldi.
Bakışlarında mahsur kaldığımda,
Deli gibi akardı zaman.
Ara sıra hüzünler karışsa da sesine,
Gecemizi karartmaya yetmezdi.
Ve ben ne zaman değsem dudaklarına,
Yüzüne bambaşka bir iklim gelirdi.
Sonra gittin…
Her gün bir takvim yaprağı,
Düştü umutlarımın arasından,
Ve durdu gözlerine daldığımda çıldıran zaman..
Başkalarına,
Adınla seslendiğim günlerim oldu.
Gelmedin…
Şimdi bilmiyorum hangi mevsimi soluduğumu…
Şiir Okan Savcı imzalıdır. Şairin diğer şiirlerini mutlaka incelemelisiniz.
May 31
Son zamanlarda çoğunlukla bayanlar arasında yeni bir moda belirdi. Moda şu: ‘Böyle bir dünyaya çoçuk doğurmak istemiyorum’ modası. En son olarak bu cümleyi Özgü Namal’ın Beyaz Şov’da söylediğini hatırlıyorum. Açıkçası Özgü’den beklemezdim. Umuyorum ki bu yazımızı o da okur, düşüncelerinin ne kadar sığ olduğunu anlar.
Bush en son Irak’a burnunu soktu, çıkartamıyor da. Öylece kaldı orda. Barışın sembolu olması gereken 21. yüzyıla tecavüz eden adam olarak tarihe geçeceğinden şüphemiz yok.
Tam bu paradigmada, bayanların aklında şöyle bir ışık beliriyor: ‘Savaşın, açlığın, felaketin, işsizliğin diz boyu olduğu bir dünyaya, çoçuk doğurarak neden onu kirleteyim ki?’ Önyargısını yenemeyen insanların temel bakış açısı bu: ‘Temel değerlendirme’ Birisinin çıkıp yanlış yaptıklarını anlatması gerekiyordu, o da ben oldum.
Bu düşünce neden mi yanlış? Bu önyargı yenilse, yani bu kişi çoçuk doğursa; o çoçuğun bir Atatürk olma ihtimali yüzde kaç? Bush’u tarihe gömen adam olma ihtimali yüzde kaç? En büyük sanatçı olma ihtimali yüzde kaç? İz bırakan olma ihtimali yüzde kaç? Tarihe geçen adam ya da kadın olma ihtimali yüzde kaç? Jupiter’e ilk giden olma ihtimali yüzde kaç?
Elbette ki %50. Fakat siz onu dünyaya getirmeyerek bu hakkı ondan alıyorsunuz. Onun iyiliği için olduğunu düşünüyor, daha çok yanılıyorsunuz. Düşünsenize, Zübeyde Hanım veya Ali Rıza Bey’de böyle düşünseydi bir Atatürk doğmayacaktı. Belki İngiliz, belki de Ermeni mandası altında yaşayacaktık. Hakarete, tecavüze ve her türlü şerefsizliğe uğrayacaktık. Fakat Zübeyde Hanım böyle düşünmedi. Oğlunun da yaşama hakkı olduğunu biliyor, belki de dünyaya ışık tutan adam olacağını hissediyordu. O Mustafa oldu, Kemâl oldu ve Atatürk oldu. Mustafa Kemâl Atatürk!
Diğer bir örnek, Ludwig Van Beethoven. Biz ona kısaca Beethoven deriz. Beethoven’ın annesi frengi hastasıdır ve 8 tane özürlü çoçuğu vardır. Beethoven’a hamileyken kürtaj olma şansı vardır ama olmamıştır. Eğer olsaydı, şu an kayıtlarda Beethoven adında büyük bir sanatçı olmayacaktı.
Karar vermeden önce her durumda iki kez düşünün. Unutmayın, tüm koşullarda şansınız daima %50.
(Not: Başlıkta dünyanın dönüşü ve bu sayede bazılarımızın kafasının sulandığını kastettim. Aman doğru anlayın.) 
May 30
Türkiye değişecek, bu adamlar ne yazık ki aynı kalacak. Dün de böyleydiler, ondan önce de, şimdi de böyleler. Önce Menderes’i askerî politika ile devirdiler, sonra iktidar oldular. Şimdi ise aynı taktiği 2008 yılında deniyorlar. Gördüğünüz gibi taktik tutmuyor, açık veriyorlar. O zaman halkı aydınlatacak merciler yoktu. Paşa ne derse oydu. Aksini söylemek iftiraydı, haramdı.
Peki ya şimdi? Şimdi bu taktikleri başlarına yıkılıyor. Anlıyoruz, ülkeyi yönetmek; başa geçmek istiyorsunuz. Biz sizi çok iyi anlıyoruz. Siz de bizi anlasanız? Hani şu defalarca denenen çok partili döneme geçiş denemeri var ya, siz ordaki geçişte kaldınız işte. Siz hâlâ ordasınız. Yani yolun karşısında. Geriye dönemezsiniz, saltanat var. İleri gidemezsiniz, halk var. Siz orda kaldınız.
Birisi çıktı annelerimizin başörtüsüne faşist gömleği dedi, diğeri de hac ibadetine dil uzattı. Anladık, inancınız yok. Bari dedemin, ninemin inancına saygınız olsun. Hiçbir şeyiniz yoksa, şerefiniz olsun. Kimse unutmasın ki bu ülkenin dağlarında şehit edilen evlatlarının analarının da başı örtülü. Unuttunuz mu yoksa? Kendi başınıza hiç gelmedi ki, niye aklınıza gelsin?
Bizi dinliyorlar dedi, evet; biz sizi dinliyoruz. Fakat siz bizi dinlememekle kalmıyor, anlamıyorsunuz. Bıktık biz artık sizden. O yobaz zihniyetinizden de bıktık. Çekin ellerinizi şu ileri giden arabanın üstünden de yolumuza bakalım. Ezilmeye doymadınız, tıpkı ezmeye doymadığınız gibi.
Siz bizi sindiremediniz ama dağdaki çoban dişlerine güzel bakar. Sindirme sistemi de güçlüdür. Alkol almaz, sigara da içmez. Tertemiz dağ havası alır. Adamı öğütür, 22 Temmuz’da da tükürür atar. Öylece kalırsınız.
May 29
Aşağıdaki içeriği; yazılarını, yorumlarını ve belgesellerini büyük bir zevkle incelediğim Can Dündar’ın kişisel sitesinden alınmıştır. İçersinde benim kattığım, eklediğim ya da değiştirdiğim bir nokta yoktur. Büyük bir zevkle okuyacağınıza eminim.
864 rakımlı tepeye tırmanış her aday için zordu. İsmet Paşa’nın Köşk yoluna da mayın konmuştu. Ali Fuat Başgil’den Faruk Gürler’e kadar birçok cumhurbaşkanı adayı Köşk yolunda engellere çarpmıştır. Bu engellerin bazısı alenidir, bazısı gizli… Bazısı başarıya ulaşır, bazısı sonuçsuz kalır. 70 yıl öncesinden, suikast planları, tayin komploları, dinlenen telefonlar, kiralanan tetikçilerle dolu bir engelleme çabasını anlatmak istiyorum bugün.
Cumhurbaşkanlığı kulisleri karıştı. Erdoğan’ın adaylıktan vazgeçirilmesi, köşk yolunun engellenmesi, ordunun müdahalesi ve türlü çeşit tertip konuşuluyor kulislerde… Başımıza yeni geliyormuş gibi hayretle dinlediğimiz bu söylentiler, 70 yıl önce çok daha dramatik bir şekilde yaşanmıştı. Hem de o zaman bu engellemeleri yaşayan aday, Erdoğan gibi devletle kavgalı bir isim de değildi. Aksine, devleti kuranlardan biriydi: İsmet İnönü…
İki güç: TSK ve CHP
Önce dönemi hatırlatalım: 1938 yılıydı.
Atatürk’ün hastalığı ağırlaşmıştı. Yabancı doktorları Başvekil Celal Bayar’a “Gereken siyasi önlemleri alınız” uyarısını yapmıştı.
“Siyasi önlem”, yerine seçilecek cumhurbaşkanını bulmaktı.
Kim doldurabilirdi ki Mustafa Kemal Atatürk’ün koltuğunu?
İsmet Paşa ile kavga etmişlerdi. İnönü başbakanlıktan ayrılmış, evde inzivaya çekilmişti.
Ortada iki büyük güç vardı: Cumhuriyet Halk Partisi ve ordu…
Partiye Şükrü Kaya hükmediyordu. İçişleri Bakanı olduğu için polisin kontrolü de onun elindeydi. Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras da onun safındaydı. Amaçları “Köşk’ü İnönü’ye kaptırmamak”tı. Bu ikiliye en güçlü destek, Atatürk’ün yakın çevresindeki “Mutad zevat”tan geliyordu.
Ordunun başında ise Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak vardı. Mebus değildi ama güçlüydü. Ordunun desteğini arkasına alarak seçilmesi işten bile değildi.
Başbakan Bayar’a gelince…
O da tetikteydi ama onunki daha çok kaygıdandı.
Kaya ile Çakmak’ın birbirlerinden hiç hoşlanmadıklarını biliyor, Atatürk sonrası yaşanacak “halef kavgası”nın Türkiye’yi girdaba sürüklemesinden korkuyordu.
Yurtdışına sürülen hanedan üyelerinden bir kısmının saltanatı yeniden ihya hevesine kapıldığı haberleri geliyordu.
Yabancı basın ve Ankara’daki kimi büyükelçilikler, kanlı bir iktidar çatışmasının ufukta göründüğünü bildiriyorlardı.
Bayar kaygılarını Falih Rıfkı’ya şöyle anlatmıştı:
“Rusya’da Lenin’den sonra yerine Troçki’yi değil, Stalin’i geçirmek için milyonlarca insanın kanı dökülmüştür. Bizim böyle facialara tahammülümüz yok.”
Telefonlar dinleniyor
Köşk’ün Özel Kalem Müdürü Hasan Rıza Soyak’a göre, Atatürk kendisine “İnönü umumun sempatisini kazanamadı. Tenkide tahammülsüz. Çakmak seçilirse iyi olur” demişti.
Bayar, Çakmak’ın nabzını yoklamış, “Emrinizdeyim. Politikadan uzak kalacağım” yanıtını alınca rahatlamıştı.
Atatürk komaya girince Dolmabahçe’de bir toplantı yapılıp TBMM Başkanı Abdülhalik Renda’ya Cumhurbaşkanı’na vekalet görevi verildi. Herkes o kadar tetikteydi ki, Renda Pembe Köşk’ü arayıp İsmet Paşa’ya “Merak edilecek bir şey yok” mesajını iletti.
Ve Dolmabahçe Sarayı’nın meraklıları bu telefonu dinletti.
İbre, İsmet İnönü’den yana dönmeye başlamıştı.
Şimdi muhalifler için teyakkuza geçme ve Köşk yoluna mayın döşeme zamanıydı.
Seçim yaklaştıkça “son dakika tertiplerinin başkenti” Ankara, kaynamaya başladı. İki tertipten biri İçişleri Bakanı’ndan, diğeri Dışişleri Bakanı’ndan geldi.
SAYDAM BAĞIRIYORDU
“Cesedimi çiğnemeden gidemezsiniz”
İnönü o dönemde ölüm döşeğindeki Atatürk’ü ziyaret etmek istedi.
İstanbul’a gitmek üzere hazırlandı.
Gideceği gün telefonu çaldı.
Arayan Refik Saydam’dı. Telefonu açan Mevhibe Hanım, Saydam’ın sözlerini, kulağı az işiten Paşa’ya bağırarak tekrarladı:
“Paşam! Sizin İstanbul’a gitmenizi kesinlikle istemiyoruz. Bunun sizin için tehlikeli olacağını biliyoruz.” Mevhibe İnönü’ye “Dursun bakalım, düşünürüz” cevabını verdi.
Saydam koşarak Pembe Köşk’e gelip İnönü’nün önüne atladı:
“Gitmeye kalkarsanız ben trenin önüne yatarım, ancak üzerimden geçerek gidebilirsiniz.”
Saydam’a göre Atatürk’ten sonra yerine İnönü’nün geçişinin kaçınılmaz olduğunu görenler, bunu önlemenin tek yolunu onu ortadan kaldırmakta bulmuşlardı. Hatta tetikçi bile belirlenmişti. Daha önce metresini kurşunlamasıyla adını duyuran milletvekili Recep Zühtü’nün bu işe soyunduğu söyleniyordu.
Hazırlanan tertip, İsmet Paşa’ya ayrıntılarıyla anlatıldı.
Paşa bunları dinledikten sonra gitmemeye karar verdi.
O dönemi daha sonra anılarında şöyle anlatacaktı:
“Kasım günleri beni İstanbul’a götürmek için Şükrü Kaya ve onun tertibinde ansızın bir fazla gayret belirdi. Ben de candan istiyordum. Fakat Şükrü Kaya tertibindeki bu gayret, yakın arkadaşlarımın dikkatini celbetti. Katiyen bırakmadılar. Onlar haklı çıktılar. Şükrü Kaya İstanbul’a son anda beni götüremediği için pek hiddetli idi.”
BAYAR GÜRLEDİ
“Babam gelse asarım!”
Cumhurbaşkanlığı seçimi yaklaşırken Başbakan Bayar’ın en büyük endişesi, Meclis’in birbirine düşmesiydi.
Milletvekili Emin Sazak’ın İnönü’nün seçilmesi için bir cemiyet kurduğu söyleniyordu. Bir gün Sazak “Milletvekili arkadaşlarım adına konuşmaya geldim. Cumhurbaşkanı kim olacak?” diye sorunca Bayar, “ittihatçı” kimliğine dönüverdi:
“Cumhurbaşkanı’nı Meclis seçecektir. Bu prensibe aykırı hareket eden babam mezardan çıksa, onu asarım. Ve size de söylüyorum, hizipleşmek, bunun etrafında mesele çıkarmaya çalışmak isteyenlere karşı hareketim, kim olursa olsun, evvela asmak, sonra muhakeme etmektir.”
ARAS’IN TEKLİFİ
İnönü’ye Amerika’da büyükelçilik önerdiler
10 Kasım’a doğru Ankara’da İsmet Paşa’nın Washington’a büyükelçi tayin edileceği dedikodusu çıktı. Dedikodu kısa zamanda Paşa’nın kulağına ulaştı.
Öfkelendi Paşa… Konuyu Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’a sormaya karar verdi.
Aras her hafta yemeğe gelirdi.
O haftaki ziyarette İnönü, “Nedir bu büyükelçilik işi?” diye ağız yokladı. Döküldü Aras:
“Haber benden çıktı” dedi. “Siz bana hep söylerdiniz ya, ‘Amerika’yı görmedim. Görmeyi çok arzu ederim’ diye… Ben de bir vesile bulup sizin Amerika’yı görme arzunuzu gerçekleştirmek istedim.”
Bu sözler İnönü’yü daha da hiddetlendirdi. Zoraki teşekkür etti. Böyle bir görevi kesinlikle kabul etmeyeceğini bildirdi. Sert konuştu:
“Bundan vazgeç. Seni mesul tutarım!”
Proje böylece suya düştü.
Bülent Çaplı ile “Halef” belgeselini hazırlarken bu tayin işini Aras’ın torunu Sevin Zorlu’ya sormuştuk.
Geçen yıl kaybettiğimiz Zorlu şöyle demişti:
“Dedem, İnönü’nün başına bir iş gelmesin diye kendisini Washington’a göndermek istedi. Asıl sorun, Atatürk’ün İnönü’ye duyduğu öfkeydi. Dedem, bu öfkenin yol açabileceği sonuçlardan İsmet Paşa’yı kurtarmaya çalışıyordu.”
Mareşal’in yeğeni Adnan Çakmak ise “İnönü’nün hayatından endişe ediliyordu. O yüzden Mareşal, kendisini hiç sevmemesine rağmen evini koruma altına aldırdı” diyordu.
Washington büyükelçiliği teklifinden Atatürk’ün haberi var mıydı? İnönü ailesi “Olmaması mümkün değil” görüşündeydi.
Ama İnönü sağlam durmuştu. Ordu arkasındaydı. Çakmak da ondan yana ağırlık koyunca Köşk’e o çıktı.
Ve ilk yaptığı iş, Aras’ı Londra büyükelçiliğine atamak oldu.
ÇAKMAK’IN TAVRI
“Müdahale eden komutanı gider elimle vururum”
Dönemin ilginç görüşmelerinden biri de İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ile Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak arasında yaşandı.
Kaya, ordunun bu seçimde ağırlık koyup koymayacağını merak ediyor, Mareşal’in nabzını ölçmeye çalışıyordu. Bir toplantıda bu konuyu sorunca Çakmak’tan tokat gibi bir yanıt aldı:
“Bir ordu kumandanı çıkıp Meclis’in seçimine müdahale ederse kendi elimle gider orada vururum onu…”
Şükrü Kaya emin olmak için alaycı bir dille “Ya Meclis, Satı Kadın’ı cumhurbaşkanı seçerse…” diye sordu.
Satı Kadın kendi halinde bir milletvekiliydi. Ama Mareşal’in yanıtı yine değişmedi:
“Eğer Meclis, hiçbir müdahale olmadan Satı Kadın’ı reisicumhur yaparsa ben, ona itaat ederim.”
May 29
Geçen ay Türkiye’ye bilin bakalım kim geldi? Elbette ki tahminler var ama yanlış olabilir. Aydınlatayım sizi; Lost dizisinin başrol oyuncularından Sawyer geldi. Beyazıt Öztürk’ün programına bile katıldı. Belki de bazı garip dostlarımız bu adamı da, dizisini de Beyaz sayesinde tanımış oldu. Nereden mi biliyorum? Önyargılı olmayın ve lütfen okumaya devam edin.
Ben okur-yazar bir insanım. Elime ne geçerse okurum. Konusu ya da içeriği önemli değil benim açımdan. Sadece bana katacağı okuma izi ve çıkaracağım ders önemlidir. Saatlerce internette medya portallarını gerek siyaset, gerek kültür ve sanat yönünden inceleyen bir insan; nasıl olur da ‘Lost’ diye bir dizinin varlığından habersiz olabilir ki? Bu en az Darwin kadar garip bir olay.
Bunun karşılığı iki sorun demektir. İlki, ben internet yerine başka bir şey kullanmışım. Diğeri de ‘lost’ denen dizi kültür veya sanat yönünden bir şey barındırmıyor demektir. Örnek vermek gerekirse, mesela Sex and the Ctiy denen bir dizi mi sinema filmi mi ne çıkıyormuş; onu gazeteden de, internetten de gördüm. Demek ki sorun bende değil, lost’da.
Neyse bu Sawyer geldi, Beyaz’a konuk oldu. Adama bir şey dediğim yok. Programda da gördüğümüz gibi adam onca asılmaya karşılık gayet efendi bir şekilde durdu. Şımarıklık veya ukalalık yapmadı. Televizyon başındaki seyircilerin ‘ben sawyer olacaktım, o tercümanı harbiden götürürdüm’ gibi düşünmedi. Belki de düşündü. Biz bilmediklerimize dil uzatmadan, gördüklerimize yorumlarda bulunuyoruz.
Sonra messenger’larda ‘lost izliyorum’, ‘lost var, sen yoksun’, ‘lost izliyorum, meşgul edenin aklı yoktur’ gibilerinden garip durum belirteçleri belirdi. Kardeşim, geçen sene de o messenger’da durum belirteci vardı. Peki siz neredeydiniz?
Aslında yazılacak çok şey var ama kalp kırmak istemem. Bu arada, lost’un ne demek olduğunu bilmeden, üzerinde ‘lost’ yazılı t-shirt almış olan acil servis çalışanına da çevirisini bizzat ben yaptım. Yüzünde bir gülümseme oluştu, sanırım küfür falan olmadığını duyunca sevinmiştir.
Neyse, lost izleyicilerini fazla meşgul etmeyelim. Zaten ben onları kişi listemden sileceğim. Silindiklerini görünce beni engeller ya da engellemez; o benim problemim değil.
Hadi sağlıcakla kalın.
May 28
Özlem 6 yaşında. Ben de kendisinin varlığını az önceki televizyon haberinden öğrendim. Tek odalı bir evde, öz babasının ölümünden sonra evlenen annesi ve babasına olan özlemi ile tek başına yaşıyor. Geceleri yalnız kaldığını, anne ve baba sıfatındaki insanların sabaha karşı eve döndüğünü söylüyor. O saatlerde nerden, ne şekilde dönüyorlar bilemeyiz. Belkide karısını işten getiriyordur adam, kiralıyordur başkalarına. İşin bu tarafından haberim yok.
Haber ekibi içeri girmiyor ilk başta. Özlem kapının arasından ayaküstü sorulan birkaç soruyu yanıtlıyor. Muhabir ne yapıyorlar sana diyor, Özlem: ‘Dövüyorlar’ diyor. Her zaman mı diyor: ‘Evet’ diyor Özlem; o gözlerindeki pırıltının arkasına saklanarak.
Sonra ekip içeri giriyor. Bu sayede Özlem’i boydan çekme fırsatını da yakalıyor. Tek odalı bir evde, biçare kıyafetle karşılıyor Özlem ekibi. Onu kayda aldıklarından haberi vardır muhakkak Özlem’in. Daha sonra kamera açısı bacaklarına iniyor. Bacaklarında bol bırakılmış kremleri var. Bunlar da ne sorusuna âdeta cevap veriyor o kremler. Yaraların olduğu yerlerde bolca bırakılmış, yanık ya da çürük izleri. Belkide yak bir üvey babanın sigarasına son veren vücut hücreleridir onlar, bilgimiz yok.
Dedik ya, Özlem 6 yaşında. Üvey babasının onu dövmesine annesinin nasıl sessiz kaldığını anlatması, bize yaşının önemsiz kaldığını gösteren en büyük vesika. Özlem hep itilmiş, kakılmış, dayak yemiş, ağlamış, hor görülmüş, aç kalmış bir çoçuk. Yalnız tek gerçek var: O gözlerindeki ışık hiç sönmemiş. Belkide hiç lanet okumamış, kaderine isyan etmemiş. Bir gün bunların hepsinin geçeceğine, bunları yaşaması gerektiğine, bunları küçük yaşında çektiği en büyük sınav olduğuna inandırabilmiş o küçücük yüreğini.
Özlem 6 yaşında, ailesinden gördüğü şiddet üzerine polisler tarafından teslim alınan bir kız. En son bir polis memuruna ‘babası’ gibi sarılıyordu. Belkide babasına sarılamadığı günlerin acısını o memurdan çıkarıyordu, bilemeyiz.
Derken Aile ve Kadından Sorumlu Bakan canlı yayına dahil oldu. Sözleri, bunun ilk olmadığını ve olmayacağını doğrular nitelikteydi.
Aslında şu iki kelime, ne de güzel açıklıyor herşeyi:
İnsanlığa Özlem…
May 27
Bugün takvimler 27 Mayıs 2008 tarihini gösteriyor. Emekleyen Türk demokrasisine atılan ilk tekmenin 48. yıldönümü…
Yassıada nerede?
Yassıada çok uzak değil, Marmara Denizi’nde küçük bir adadır. İstanbul’a da çok yakındır. Eni 185, boyu 740 metre. Biri sivri, diğeri yassı görünümlü olan iki Hayırsızada’dan yassı olanıdır.
Tarihimizde ve resimlerle Yassıada
Demokrat Parti 27 Mayıs 1960 yılında genç subayların hareketi ile iktidardan uzaklaştırılmış ve Yassıada’da önce ahkâm, daha sonra da infaz kararı yemişlerdir. Spor salonundaki yargılamalardan sonra yol, darağacında bitmiştir. İşte o spor salonu…

Mahkemede cinsel sorular da vardı. Yassıada duruşmalarında yargıçların başına atanan Salim Başol, bir duruşmada aşağıdaki kadar ileri gidebiliyordu:
Karşısında sanık mevkiinde bir eski Başbakan Adnan Menderes var. Konu meşhur bebek davası. Hediye gelmiş köpeklerin davası Celal Bayar Cumhurbaşkanı içindir, o başka!
Önünde yazılı olarak hepsi duruyor ama reis, tadına vara vara, iğne ipliğe dönmüş, bitmiş Menderes’e soruyor. Çocuk ölü mü doğdu, öldürüldü mü? Özelin de özeli hayatının gizli duygularını sanığa soruyor, sıkıştırıyor, gülüyor, güldürüyor.
- Münasebetlerinizi neden kestiniz Ayhan Aydan ile?
- Bir başka münasebet tesis ettiğimi Ayhan onurlu bir insan olarak sezdi. Bendeniz de aynı hislerle kendi hislerimi tahriş etmek istemedim.
- O yeni münasebet kiminle?
İhtilal mahkemesi reisinin merakına bakınız siz? Yani neredeyse fotoğrafını isteyecek! İyi ki kaset veya CD devri değildi o günler!
Yeni bir yatak odası perdesini kaldırmadan, perişan, yaralı ve mahcup Menderes gülüşmeler arasında:
- Onu bırakalım reis beyefendi, diyor…
Öldürülmek için yaşatıldı
Hastaydı. Tüm çirkinliklere rağmen belli de etmek istemiyordu. Hastalığının düzeltilmesi için getirilen hapları içermiş gibi yapıyor, saklıyordu. Hepsi biriktikten sonra intihar etti. Erken farkedildiği için adanın revirinden tekrar hayata bağlandı. Belki de bu utanç tablosunun oluşmaması için bir denemede bulunmuş ama başaramamıştı, bilemeyiz. O nezaket abidesi insandan geriye kalan yalnızca aşağıdaki darağacı manzaralı pozlar…


Oysa o…
Tutuklu bulunduğu sırada Yassıada’ya götürülmek üzere subaylar tarafından teslim alındı. Merak etti, sordu: ‘Nereye gidiyoruz’. Cevap bön ve netti: ‘Hastaneye’. Fakat geldiği yer hastane değil, adanın revir odasıydı. İçeri girdiklerinde doktorun ve subayların ayakta olduğunu gördü. Ayakta bekliyor, denileni yapıyordu. Doktor, ‘oturunuz’ dedi. Oturmadı, ‘Olur mu efendim, siz ayaktayken ben nasıl oturabilirim’ dedi. O, 27 yıllık iktidarı yıkan ve ilk askerî müdahaleye maruz kalan bir başbakandı.
Yassıada ne hâlde?
Bu konu hakkında son açıklama Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan geldi. Ertuğrul Günay, adanın turizm ve cazibe merkezi hâline getirileceğini açıkladı. Bu ülkenin Başbakan, Meclis Başkanı ve Maliye Bakanı’nı astığı yer, artık bir turizm merkezi olacak.
Sözün özü
27 Mayıs’ın anısına, kendi ellerim ve düşüncelerimle oluşturduğum bir makaledir. Bir darbe de biz yemeden kapatsak iyi olacak. Malum, bugün 27 Mayıs. Bir daha ki 27 Mayıs’ta kimin belgeselini yapacağımızı bilemeyiz.
Rahat uyu Menderes…
(Not: Salim Başol ve Menderes arasındaki diyalog, ‘Yassıada’da cinsel sorular’ isimli Can Dündar yazısından alınmıştır.)
May 27
Üniversite profesörü elinde su dolu bir bardağı tutarak, herkesin göreceği bir alanda dersine başladı. İlk sorusu, ‘bu nedir’ oldu. Öğrencilerden ‘dolu bir bardak’ yanıtını aldı. Bunun üzerine, ‘ağırlığı ne kadardır’ diye sordu. Bu sefer ‘50 mg, 110 mg, 120 mg’ diye tahminler aldı. Tahminler bittiten sonra açıklamada bulundu: ‘Evet, tartmadan bilemem’
Bunun üzerine, ‘bu bardağı bir dakika tutsam ne olur’ diye sordu. Öğrenciler hepsi bir ağızdan: ‘Hiçbir şey’ yanıtını verdi. Proseför: ‘Tamam, peki bir gün boyunca tutsam ne olur’ diye sordu. Öğrenciler, ‘kolunuz yorulur, kalp spazmı gibi problemler boy göstermeye başlar ve hastaneye gitmek zorunda kalabilirsiniz’ dediler. Profesör tekrar söze girerek: ‘Peki tüm bu gelişmeler yaşanırken, bardağın ağırlığında bir değişiklik olur mu’ sorusunu sordu. Öğrenciler kora hâlinde: ‘Hayır’ dediler.
Bunun üzerine profesör, o muhteşem derse başladı: ‘Acıdan ve ağrıdan kurtulmak için ne yapmam gerekir’ dedi. Öğrencilerden biri: ‘Bardağı yere bırakın’ dedi. Profesör d, ‘Kesinlikle’ yanıtını verdi.
Hayatın problemleri de böyle bir şeydir. Onları kafanda birkaç dakika tutarsın. Bir sorun yokmuş gibi görünür. Uzun bir süre düşünürsün, başınız ağrımaya başlar. Artık seni bitirmeye ve hiçbir şey yapamamana neden olur. Hayatınızdaki mücadeleleri ve problemleri düşünmek önemlidir. Fakat daha önemlisi onları her günün sonunda, uyumadan önce yere bırakmaktır. Bu şekilde strese girmez, her gün taze bir beyin ile uyanıp her konuyla ve yolunuza çıkan her mücadele ile başa çıkabilecek güçte olursunuz. Bu yüzden bugün ofisten ayrıldığınızda, sevdiklerinize şunu hatırlatın:
“Bardağı yere bırak!”
May 27
Çok değil, geçen hafta dünya çapında düzenlenen Eurovision Şarkı Yarışması finalini izledik. Türkiye’yi Mor ve Ötesi isimli genç üniversiteli grup, Deli isimli rock şarkısı ile temsil etti. Yarışma her zaman olduğu gibi renkli başladı. Geçen sene Sırbistan’ın yarışmayı birincilikle kazanması üzerine, bu sene Sırbistan’ın başkenti olan Belgrad’da düzenlendi yarışma.
Neticede finalin oylamasına geçildi. 43 ülkenin yaklaşık 40′ında tahminlerde bulundum. Türkiye’ye bunlar şu kadar oy verir ya da hiç vermez diye. Hiç abartmıyorum, tahminlerim yaklaşık %85 oranında doğru çıktı. En iyi tahminim de Türkiye’nin 10 puanında oldu. Yarışma her ne kadar kabul edilmese de siyasî bir yarışma, bu gidişle de öyle kalacak.
43 ülkeye sıra ile bağlantılar kurulmaya başlandı. Sıra Türkiye geldi ve biz de oylarımızı dağıttık. İçlerinde hiç puan alamadıklarımız bile vardı. Devamında sıra 10. puanımıza geldi; tereddütsüz Ermenistan dedim. Nitekim doğru çıktı. Çünkü geçen sene de buna dikkat etmiştim. Biz yine Ermenistan’a 10 puan vermiştik.
Ermeni gazeteci Hrant Dink 19 Ocak 2007′de İstanbul’da bir suikast sonrası yaşamını yitirmişti. Sonrasında çok tartışılan: “Hepimiz Ermeniyiz, hepimiz Hrant’ız” pankartları açıldı tüm protesto yürüyüşlerinde. Türkiye’yi tüm koşullarda zan altında bırakmak isteyen Ermeni Lobisi bunu da her zamanki gibi fırsat bilmiş, Amerika başta olmak üzere çeşitli ülkelerde lobi faaliyetlerine hız kesmeden devam etmişti.
Tüm bunları göz önünde bulundurduğumuzda karşımıza iki seneryo çıkıyor. Dünyanın Ermeni soykırımı dayatmasına ve Hrant Dink cinayetine karşılık olarak, biz her sene Ermenistan’a 10 puan vererek, ‘biz aslında Ermenilere karşı dostuz’ mesajı veriyoruz. Onlar da bize hiç puan vermeyerek, ‘ne yaparsanız yapın, suçlusunuz’ mesajı gönderiyor.
Eğer bir önceki paragrafraki seneryo gerçek değilse, 2. seneryo daha da vahim. Çünkü bu seneryo bize Ermenileştiğimizi gösteriyor. Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeniyiz sloganlarını doğruluyor.
Sözün özü
Bu sene gözlemlerimi puan dağıtımı sırasında iyi yaptım. Lâkin böyle bir makale yazmak sayın Abdullah Abdulkadiroğlu’nun köşe yazısını okuduktan sonra aklıma geldi. Ben Ermeni de değilim, Hrant’da. Ermeni soykırımını ispatlanamayan bir iftira olarak görüyorum.
Ya siz?
May 26
Çok telaşlı bir günde, kocamla evin içinde oradan oraya koşuştururken, dört buçuk yaşındaki oğlumuz Justin Carl´ı yaptığı yaramazlıklar nedeniyle sürekli azarlıyorduk. Bir süre sonra, kocam dayanamayıp, Justin´e köşede ayakta durma cezası verdi. Justin cezayı sessizce kabullendi, ama pek mutlu görünmüyordu. Birkaç dakika sonra, “Ben evden kaçacağım.” Dedi.
Çok şaşırmıştım ve sözlerine çok öfkelenmiştim. “Öyle mi?” diye bağırdım. Ama arkamı dönüp bakınca, bana melek gibi göründü, o kadar küçük, masum ve mutsuzdu ki.
Yüreğim sızladı ve çocukken aynı şeyleri söylediğimi, kendimi çok yalnız hissettiğimi ve kimsenin beni sevmediğini düşündüğümü anımsadım. Aslında bu sözlerle çok daha fazla şey söylüyordu. İçinden ağlıyordu, “Beni görmezden gelmeyin, lütfen fark edin beni! Ben de önemliyim. Lütfen beni istediğinizi, bana gereksinim duyduğunuzu ve beni koşulsuz sevdiğinizi hissettirin bana.”
“Tamam Jussie, evden kaçabilirsin.” Diye fısıldadım, bir yandan giysilerini toplarken. “Evet, pijamaların gerekecek, palton …”
“Anneciğim,” dedi, “ne yapıyorsun?”
“Ayrıca benim paltomu ve geceliğimi de almalıyız.” Bütün bu giysileri bir çantaya yerleştirdim ve çantayı sokak kapısının önüne koydum. “Tamam Jussie, evden kaçmak isteğinden emin misin?”
“Evet, ama sen nereye gidiyorsun?”
“Eğer sen evden kaçıyorsan, annen de seninle geliyor, çünkü senin yalnız kalmanı istemem. Seni çok seviyorum, Justin Carl.”
Konuşurken birbirimize sarılmıştık. “Neden benimle gelmek istiyorsun?”
Gözlerinin içine baktım. “Çünkü seni seviyorum, Justin.. Sen gidince benim tüm yaşamım değişir. Bu yüzden eğer sen gidersen, ben de seninle gelirim.”
“Babam da gelir mi?”
“Hayır, babanın kardeşlerin Erickson ve Trevor ile kalması gerek. Biz burada yokken çalışmak ve onlara bakmak zorunda.”
“Fereddi (hamster) de bizimle gelebilir mi?”
“Hayır, Freddi´nin de burada kalması gerek.
Bir süre düşündükten sonra, “Anneciğim, biz de burada kalabilir miyiz?” dedi.
“Evet, Justin, kalabiliriz.”
“Anneciğim,”
“Evet, Justin?”
“Seni seviyorum.”
“Ben de seni seviyorum, tatlım. Hadi gel, mısır patlatalım. Bana yardım eder misin?”
“Ederim.”
O anda anneliğin en güzel yanlarından birinin, çocuğunun güven duygusunu ve benlik saygısını kazanmasına yardımcı olmak olduğunu anladım. Kollarımda tuttuğum değerli varlığın, kendisine sarılmamı istediğini, aynı kilden bir çamur parçası gibi, kendisine şekil verip, bir yetişkine çevirmemi beklediğini biliyordum. Anne olarak, çocuklarıma onları istediğimi, sevdiğimi ve onların benim için çok önemli Tanrı´nın birer armağanı olduklarını gösterme fırsatını kaçırmamam gerektiğini öğrendim.
Kopyalayabilir, çalabilir ya da ben yazdım diyebilirsiniz.
|
|
Son Yorum