Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu

Kişisel Hususlar Yorum Ekle »

Bugün bir öküzle karşılaştım. Hem de şehrin tam göbeğinde. Bursa, Heykel dolmuş duraklarının önünde. Şehir merkezinde öküzün ne işi mi var? Ne işi olduğunu merak ediyorsanız okumaya devam edin.

Özel bir kargo şirketinin Heykel Şube’sinden paketimi aldım ve dolmuşa binmek üzere durağa geldim. Tam gideceğim yerin dolmuşu gelmişken, göz göze geldiğim bir insan dik dik beni süzdü. Daha sonra ben hızlı adımlarla, dolmuşun ön kapısını açtım ve tam binmek üzereyken, “Müsaade eder misin” diye bir soru yöneltildi. Arkamı döndüm ve göz göze geldiğim şahısla aynı kişi olduğunu ibretle gördüm.

1-2 saniye sorusunu cevapsız bıraktım. Kapı açık, bense adamın yüzüne bakıyorum. Bakışlarımdan sonra zaten o “Bu öküzlüğün sebebi ne” sorusuma vereceği cevabı aramaya koyulmuştu. Daha sonra “Ederim” dedim ve dolmuşun arka tarafına bindim.

Henüz araç ilerlemiyorken, şahıs bana doğru döndü ve çaldığı minarenin kılıfını âdeta sundu: “Çantam olduğu için buraya geçmek zorunda kaldım.”

Bahsettiği çanta, şu sırt çantalarından ya da bavullardan değil. Dizüstü bilgisayar çantasını boynuna asmış. Belki de içersinde bilgisayarı var, bilemiyorum. Bir yandan şöföre ücreti uzatırken, diğer yandan da malûm şahsa cevap verdim: “Sorun değil”

Evet, gerçekten de sorun değil. Hiçbir zaman öküzleri sorun etmemişimdir. Aksine, her hayvanın evcilleştirilebileceğine inanırım. Günü geldiğinde, bahse konu olan şahıs da bu evrimi geçirecektir.

Özetle:

  • Toplu taşıma araçlarında keyif yapılamaz.
  • Öndeki ve arkadaki yolcu aynı ücreti verir.
  • Öküzlüğümüzü çantalara yükleyemeyiz.

Menfaatlenen ama çaktırmayanlar

Bizi Bağlayanlar Yorum Ekle »

Türkiye Cumhuriyeti’nde ikamet eden, yine bu ülkenin suyunu içen, hizmetini alan ama sanki ecnebi ülkesi gibi bu ülkeyi taşlayanlar var. Hem de bu insanlar topluma mal olmuş, aziz görünümlü tipler. Kim olduğunu fazla düşünmenize gerek yok: Hıncal Uluç.

Hangi yazısını okursanız okuyun, Türkiye leyhine bir tek cümle göremezsiniz. Kaleminin kafiyesini Türkiye Cumhuriyeti’ni hor, insanlarını da mazlum görmekten alıyor. Geçenlerde “Utanç abidesi” isimli bir yazı yazdı.

Diyor ki Sayın Uluç: “Çinliler oyunları çok güzel organize ettiler. Türkiye’ye niçin olimpiyatların verilmeyeceğini, verilse de bunu nasıl yüzümüze gözümüze bulaştıracağımızı kanıtladılar. Biz 2000′e Çin’le beraber talip olduk. Çinlilerin yaptığı stadyuma bakın. 100 sene kullanılır. Bizimki daha şimdiden çağ dışı oldu. Bu stadı yaptıranlardan hesap sorulması lazım, bu bir utanç. Türkiye’nin bu işte ne kadar yapmacık, ne kadar sahte olduğu ortaya çıktı.”

Klâsik bir Uluç düşüncesi. Her zaman Türkiye’nin bir haltı beceremeyeceğini yazar ama hiçbir zaman “başarmak için şunları yapmalı” diyemez. Çünkü Türkiye söz konusu olduğunda negatif ve olabildiğince yobaz bir insan. Evet evet, ülkesini her an yerlere vurmaya hazır bir insan için ancak yobaz yakıştırması yapılabilir.

2004 yılında, Antalya valisine eleştiri sınırlarını zorlayan bir yazının da sahibidir Hıncal Bey. Vali dayanamamış ve dava açmıştı. O dava işte bu yıl sonuçlandı ve Sayın Uluç 1 ay hapis cezasına çarptırıldı. Daha sonra günlüğü 11 liradan 1 ay hapis cezası, 898 lira para cezasına dönüştürüldü. Vali demek, bir şehrin en yüksek devlet organı demektir. Bunu da 1939 doğumlu Uluç’a ben öğretecek değilim.

Geçenlerde de hakaret etmek istediği bir insana “dağdaki çoban” yakıştırması yaptı bu yazarımız. Ben de cevap verdim: “Şehirdeki dangalaklarla olmaktansa, dağdaki çobanı her daim tercih etmişimdir.”

Mola bitti, keyif sürüyor…

Bizi Bağlayanlar Yorum Ekle »

11 Ağustos 2008 Pazartesi günü 15.00′da Ankara’ya doğru başlayan yolculuğum, nihayetinde bugün son buldu. Ankara’da çok özel günler geçirdim ve pırlanta gibi insanlarla tanıştım. Her birine defalarca teşekkür ediyorum. Ankara’dan dönüşüm Balıkesir’in Erdek ilçesine, oradan da Bursa’nın Mustafa Kemâl Paşa ilçesine doğru seyir etti. Çok güzel yerler ve tertemiz insanlar tanıma fırsatı buldum.

Çok ilginç şeyler duydum, öncelikle bunları yorumlayacağım. Örneğin bir büyüğüm dedi ki: “Kuran-ı Kerim’i Türkçe okumak günahtır”

Öncelikle, dinin herhangi bir dili yoktur. Kuran-ı Kerim’i şakır şakır Arapça ya da Türkçe okumak ne sevap ne de günahtır. Hiç okumamak günah mıdır bilemem. Onu ulemaya sormak gerekir. (Evet evet, Sayın Erdoğan’a özendim.)

Lâkin dikkat edilmesi gereken ince bir çizgi var: Allah, Kuran-ı Kerim’i insanlar Arapça olarak öğrenmeye çalışsın, şakır şakır okusun ama içeriği ile hiç ilgilenmesin diye mi göndermiştir? Yoksa insanoğlu sevabın, günahın ve emirlerin neler olduğunu öğrensin diye mi?

Kuran-ı Kerim Allah’ın emir ve buyruklarını eksiksiz bir biçimde barındıran kutsal bir kitaptır. Onu Arapça ya da Türkçe okumak önemli değildir. Önemli olan içindekilerin ehemniyetini anlamak, Allah’ın emir ve yasaklarının neler olduğunu öğrenmek ve değersiz yaşadığımız hayatı kıymetlendirmektir.

Yüce Yaratıcı yarın öbür gün kullarının “Sen bize sevabın ya da günahın ne demek olduğunu söylemedin, kaynak vermedin” diye feryat figan eden isyanlarına maruz kalmamak için Kuran-ı Kerim’i gönderdiği alenîdir.

Fakat böyle bir isyan olduğu taktirde, O’nun, “Ben size Kuran’ı aşikâr bir kaynak, eşsiz bir döküman olarak gönderdim ama siz onu anlayamadığınız bir dilde, ısrarla okumaya devam ettiniz. O’nu hayatınızı şekillendirmek için kullanacağınıza, indirildiği dilde okumayı; ama bir kelimesini bile anlamamayı seçtiniz. O hâlde sizler, iyi bir okuyucu ama kötü birer uygulayıcısınız” diye yanıtlaması kaçınılmazdır.

Bunu İngilizce kitabında Türkçe kaynak aramaya benzetmek diye de özetleyebiliriz.

Kayacı’nın oyunu 3 ile çarpacağız

Bizi Bağlayanlar Yorum Ekle »

Bu satırları Ankara’dan yazıyorum. Burası en az İstanbul kadar geniş ama ondan biraz daha seyrek insanı barındırıyor. Evde yeteri kadar kitap okuduğumu düşündüm ve bir şeyler yazma zamanının geldiğini hisseder gibi oldum. Yazmam gereken şey şu olmalı: Aysun Kayacı.

Eğitim yoksunu bir insan: 15 yaşında mankenliğe atılmış ve ilk olarak tanıtım reyonlarında işe başlamış. 15 yaşındaki çoçukları bizim eğitim sistemimiz 8. sınıfta okutuyor. O hâlde Aysun Kayacı’nın eğitimli olduğunu söyleyemeyiz. Belki de kendisi bu satırları okuduktan sonra bana gıcıklık olsun diye parası neyse verir ve özel bir üniversiteye kaydolur. Malum, kayıt sezonu geliyor ve İstanbul’da bir sürü özel üniversite var.

Yalnız Aysuncuğum, ”Paranın satın alamayacağı şeyler vardır, geri kalan her şey için Master Card” derler. Sana lâzım olan şey bu cümlenin ilk satırlarında gizli.

Sayın Kayacı’dan ricam, bana ulaşsın ve en son okuduğu kitabın adını bildirsin. Harry Potter’ı mı okudu yoksa en son? Utanmasın da ben hiç kitap okumadım desin. Dünya seks ortalamasının altında ya da üstünde olup olmadığımı kontrol etmek için bazen dergi okurum, onun dışında pek okumuşluğum yoktur desin.

Kayacı’da güzel bir vücut ama işe yaramayan bir merkezî otorite var. Vücut kitap okumaz, film izler. Beyin okur, anlamlandırır, gelişir. Bu düşünce insanlara bakış açımızı değiştirir. Velhasıl bizi biraz daha insanlaştırır.

Evet evet. Aysun Kayacı’nın oyunu 3 ile çarpacağız. Onda herkeste olmayan 3 şey daha var: “Görgüsüzlük, cahillik ve aklî yoksunluk”

Trust me Aysun! (Biraz da İngilizce olursa Amerikan ruhlu gençler bizi anlar diye şey ettim.)

14 Ağustos 2008, Ankara

Erdoğan’a bu çok hatırlatılacak

Siyasî Anekdotlar Yorum Ekle »

Çarşamba günü 4.5 aylık maroton son buldu ve AK Parti’ye açılan kapatma davası 6′ya 5 kapatmama, 10′a 1 de hazineden 1/2 oranında mahrum bırakma cezası kesildi. O hâlde yargıçlardan 10′u AK Parti’nin bir şekilde lâikliğin odak noktası olduğunu doğruluyordu. Sayın Erdoğan sonuçtan yaklaşık 3.5 saat sonra Parti Genel Merkezi’nde bir konuşma yaptı ve “Bundan önce olduğu gibi, bundan sonra da Cumhuriyet’in temel niteliklerine sadık olacağız” dedi.

Doğal olarak muhalefet cehpelerinden de yorumlar yapıldı. Baykal: “Mahkeme krizi çözmedi, tespit etti.” dedi. Baykal’a göre ‘kapatma’ kararı çıksaydı kriz çözülecekti. (Sallayın Baykal’ı.)

Baykal’ın sağ kolu ve aynı zamanda Bursa milletvekili Öymen: “Bu lâiklerin zaferidir” şeklinde bir değerlendirme yaptı. Ne yani, biz lâik değil miyiz? Lâik nasıl olunur? Başörtüsü takan insanlarımız lâik değiller mi? Kapatsalardı lâik cumhuriyet kayıp mı verecekti? Lâiklik o zaman kaybedecek miydi?

İşte iki CHP’linin gerzek değerlendirmeleri bunlar, sıra bende.

Başkan Haşim Kılıç davanın kabulune karşı olduğu gibi, kapatılma ya da hazineden mahrum bırakma hükümlerinde de red oyu kullandı ve Öymen kendisine “Yargıç asıllı değil” dedi. Kapatılsın kararına imza atanlar gerçek yargıçlarmış. Bu Öymen Avrupa Birliği’ne de karşı. Sizce neden? Kendisi nemalandı ama ülkenin birlikten nemalanmasını istemiyor. Avrupa Birliğini bize layık görmüyor yani. Kendisi yıllarca dışarda bizi temsil etti. Konsolostu bu adam!

Sonuca gelirsek, kötünün iyisi oldu diyebiliriz. Bir kapatma kararı ülkeyi çok değişik yerlere sürükleyebilirdi. Yalnız AK Parti şunu unutmamalıdır ki, yeni bir anayasa ya da başka bir reform yaptığında diğerleri bunu direkt yüzlerine vuracak. Kısaca, “Bak Tayyip, sen mahkemeden sarı kart gördün. Ne çabuk unuttun!” diyecek muhalefet kanadı.

Bazı muhtelif medya kuruluşları: “Lâikliğe karşı odak olduğu mahkeme kararı ile kesinleşen AK Parti, yeni bir anayasa hazırlığına girdi. Bu anayasa da lâiklikten çok uzak olacak. Aman savcı, harekete geç!” şeklinde haberlerle yangına körükle gideceklerdir. Anlayacağınız Sayın Erdoğan’ın her adımında Baykal ve Öymen gibi İnönü tohumlu düşünürler bu konuda demeçler verecektir.

Herkes ‘kapatmama’ kararına epey şaşırdı ama benim pek şaşırdığım söylenemez. Çünkü böyle bir kararın çıkabileceğini 16 Haziran 2008 tarihli “Mahkeme yan çizebilir” isimli makalemde belirtmiştim.

Gördüğünüz gibi: “Akıl ve mantık çevresinde değerlendirmeler yaptığınızda kehanetlere hiç gerek kalmıyor. Baykal ve Öymen gibi düşünmemeniz bile sizi çoğu konuda haklı çıkarabilir.”

Bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olmak

Siyasî Anekdotlar Yorum Ekle »

Çoğu kişinin ‘Hatırla Sevgili’ dizisinde öğrendiği tarihi bir olay vardır: “Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan 12 Mart darbesinden sonra idam edilmişlerdir.’ O zamanlar idam cezalarını mahkemeden sonra senato onaylıyordu. İsmet İnönü, “Siyasî suçlar idamla cezalandırılmamalı” derken, Bülent Ecevit’te onunla aynı fikirdedir. Lâkin Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel ise idamı doğru bulur. Daha sonraki yıllarda Demirel idamları talihsizlik olarak yorumlayacaktır.

Konumuz o zamanın siyasî tablosu değil, konumuz cehalet. Elbetteki idamları asla affetmeyeceğiz, kabullenmeyeceğiz ama bu Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının neyi savunduklarını bilmeden yapılamaz. Demek istediğim, şu an Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını kahraman olarak gören insanlarımız ne onların düşüncelerini, ne de düşledikleri Türkiye’nin nasıl bir şey olduğunu biliyor.

Bildikleri tek şey var: “Deniz Gezmiş ve arkadaşları birer kahramandı ve asıldı.” Bu bir diziye malzeme olmasaydı belki de çoğu bundan habersiz ölecekti. İş kahramanlık olunca sahiplenen de, destekleyenler de çok oluyor.

Şu an sokağa çıkalım ve Deniz Gezmiş’i soralım. Alacağımız cevap çoğu zaman değişmez: “Siyasî görüşleri sebebi ile idam edildiler”

Cevap doğru ama eksiktir. Deniz Gezmiş ve arkadaşları komünizmi özümsüyorlardı. Emperyalist güçler diye tanımladıkları şey, Türkiye’nin ittifak içersinde bulunduğu diğer devletlerdir. Amerika, İngiltere, Fransa, Yunanistan ve diğer sömürgeci devletler emperyalist tanımında önde gelir.

Yalnız unuttukları bir şey var: “Atatürk anti-emperyalist değildi, milliyetçiydi. (Bunu etnik milliyetçilik sananlar kendilerinden utanmalılar)  Ülkesinin menfaati için ittifak sağlama çabasına girerdi ama hiçbir zaman diğer devletlerden bir şey beklemezdi.”

Atatürkçü düşünceyi savunan çoğu kişi Deniz Gezmiş kahramandı der ve fanlarına abone olurlar. Deniz Gezmiş komünist devrimi gerçekleştirmeyi ve 1923 yılında Atatürk tarafından ilân edilen cumhuriyeti ortadan kaldırarak, Karl Marx tarafından imâl edilen sistemi düşlüyordu. O hâlde bu devrimin altında cumhuriyetin yanı sıra Atatürk de kalacaktı.

Bu konudaki idamlar kesinlikle yanlıştır. Diğer yanlış olan şey de, insanlarımızın idam edilene odaklanıp; idam edilenin neyi savunduğunu sorgulamadan sahiplenmesidir.

Bir kere daha anlıyoruz ki: ‘Bizim tek sorunumuz cehalet!’

Artık beni kimse yalnız bırakamaz

Kişisel Hususlar Yorum Ekle »

Ayrılık ‘bizi bize’ hatırlatır.

Önce ürperir insan, sonra toparlanır. Uyuyana kadar kesin kararlıdır ama uyandığında aklına ilk o takılır. Derin düşünceler yerini hüzünlü bekleyişlere bırakır. Bazen ağlanır, bazen de saçmalanır. Önce aklına acaba şu an ne yapıyor, daha sonra da umrumda olmalı mı sorusu takılır. Aslında ayrılık, insana çok şey hatırlatır. Adam olana velhasıl…

Hayat, bir radyo frekansında konaklarken diğerlerinde kaçırdığımız şarkılardan farksızdır. Başkasına geçildiğinde bu sefer de bir öncekinin kaçırılacağının farkına varmaktır. Varlık, hangi frekansın daha iyi olacağı sorusunu asla yanıtlayamayacaktır. Arzuları hiçbir zaman azalmayacağı için daima şu anki kadar mutlu olacaktır.

‘İçini başkalarına açacaksan yaşama’ diyen adamla siz tanıştınız mı? Yahut da ‘Ben sevmekten hiç borçlu çıkmadım’ diyenle? İkisinin de aynı kişi olduğu alenîdir: Özdemir Asaf.

Ayrılık çok şey hatırlatır adam olana: Bazen Özdemir Asaf’la bile tanıştırır. Marjinal olma hevesinizi kaşımıza, gözümüze ya da başka uzuvlarımıza bir şeyler takarak belli etme amaçlarımız ’sidikle don yıkamak’ kadar saçmadır. En iyi marjinaller, karanlıktan kurtulanlardır. Işık hızına eriştiğimiz vakit karanlıktan kurtulacağızdır.

İnsanlar gelmeleri ile yalnızlıklarını giderenleri severler.
Gitmeleri ile kendilerini yalnız bırakanlara aşık olurlar.

Özdemir Asaf

Benden sonra mutluluk…

Muhtelif Dinletiler Yorum Ekle »

Bir gün döner gelirse
Ona ne söylemeli?
- Dersin ki bekleyerek,
Kapadı gözlerini.

Ya yine o sorarsa
Beni hiç tanımadan?
- Belki bir derdi vardır,
Ona kardeşçe davran.

Nerde diye sorarsa,
Ne cevap vereyim ben?
- Ver altın yüzüğümü,
Hiç birşey söylemeden.

Ya derse ki salonda
Neden yok hiç kimseler?
- Açık kalmış kapıyı,
Sönmüş lambayı göster.

Ya o zaman derse ki
Nasıl oldu ölü mü?
- Belki ağlar, kıyamam,
Söylersin güldüğümü.

(Başlık ulvî şair Özdemir Asaf’ın şiir kitabının adıdır.)

Tek tek kıvırıyorlar…

Siyasî Anekdotlar Yorum Ekle »

Dün Ümraniye Soruşturması diye açılan, daha sonra adı Ergenekon Soruşturması olan dava süreci resmen başladı. İddianamenin açıklanmasından önce ateş püskürenler, şimdi açıklama yapmaktan kaçıyorlar. Deniz Baykal bile bugün bu konuya değinmedi. İlerde değinse bile, ‘iddianame başarılı bir komplo teorisidir’ diyeceğinden kesinlikle eminim.

Sanırım bu işin sonu Baykal’a bile dokunacak. Hakkında rüşvet ve usulsüzlük söylentileri aldı başını gidiyor. Dilerimki tüm pislikleri bir bir meydana dökülür ve artık çenesinin kapanması gerektiğini, milletin bunu istediğini anlar. (Ne kadar boş bir beklenti olduğunu biliyorum.)

Benim asıl beklentim, Sayın Abdurrahman Yalçınkaya’nın İşçi Partisi hakkında bir kapatma davası açıp ya da açmayacağıdır. Açarsa Vural Savaş’tan bir farkı olduğuna ve gerçekten ’savcı’ sıfatının doğru kullanıldığına inanacağım. Lâkin lideri 13 aydır tutuklu ve devleti şiddet kullanarak yıkmak için örgüt kurmakla suçlanırken, partisinin hâlâ faaliyet içersinde olması beni korkutmuyor değil.

Diğer korkum da Cumhuriyet gazetesi hakkında. Örgüt kapınıza el bombası atıyor, el bombalarının askeriyeden (ç)alındığı ortaya çıkıyor, imtiyaz sahibi yazarı hakkında muebbet hapis isteniyor ama siz göz göre göre ‘Ergenekon Soruşturması bir safsatadır’ demekten ileri gidemiyorsunuz.

Bu tutum neden?

Çünkü işin içinde bunlar da var. Kendi kendilerini bombaladılar ama yedik sanıyorlar. Bir insan kendi kendisini neden bombalar? Yaptığı haberler ve yazdığı köşe yazıları büyük bir çoğunluğun değerleri ile çelişiyorsa ve bu durumda kendi kendilerini bombalayarak, ‘yobaz halk bizi bombaladı’ süsü vermek için tabiî ki de. Bomba patlamadı çünkü canları tatlıdır. Eminim patlamaması için büyük çaba harcamışlardır.

Savulun adiler, yobaz dediğiniz halk geliyor.

Siyasette samimiyet olmaz

Siyasî Anekdotlar Yorum Ekle »

Bundan önceki Cumhurbaşkanı bildiğiniz gibi Ahmet Necdet Sezer’di. Kendileri hukuçudur. Bu sebeple birçok kesimin okumuş adam dediği birisidir. Bunu söyleyenlere Abdullah Gül’ün Doçent Doktor olduğunu hatırlatma gereği çok duydum. Konumuz bu değil, bugünkü konumuz samimiyet.

Siyasette hiçbir zaman samimiyet olmamıştır. Siyaset aslında göreceli bir kavramdır. Benim siyasî görüşümle Mehmet’in görüşünün aynı olmaması buna bir timsaldir. O hâlde siyasette samimiyet aramak Ütopya’da manzaralı ev bulmak gibi bir şey olacaktır. Çünkü asla şahısların ne kadar samimi olduklarını bilemeyeceğiz.

Sayın Sezer’i kırmızı ışıkta geçmediği ve markette kasa sırası beklediği için lusalcılar pek överler. Hatta bu övme, bazen alır başını gider. Sonra Cumhurbaşkanı değişir ve göreve başlayan yeni Cumhurbaşkanı dış ya da birçok iç bölgeyi ziyaret eder. Ulusalcılar samimi değil, göz boyamaktadır der.

O zaman devreye ben girer ve Sayın Sezer’in de göz boyamak için kırmızı ışıkta beklediğini falan söylerim. Bunu kanıtlayabilir misiniz? O hâlde vazgeçin artık şu deli saçmalarından. Kişi ve kurumları yıpratma hevesinizi yenin. Bugün bunları söyleyen siz olmalıydınız. Halbuki çok değil, 5 ya da 6 ay önce “Amerika’nın emri ile ordu Kuzey Irak’tan çekildi” yorumunda bulunanlar da sizlerdiniz. Aslında kurumlar nasıl yıpratılır bunun âdeta dersini verdiniz. (Ör: CHP ve MHP)

Başörtüsü sorununu çözmek isterken bunu elini yüzüne bulaştıran AK Parti’ye değinmiştim. Fakat ben olumlu tenkit yaptım. Sizler gibi iktidar mücadelesi içinde falan değilim. Kendi bakış açımla neler yapılması gerektiğine, neylerin yanlış yapıldığına dikkat çektim.

Evet beyler, siyasette samimiyet olmaz. İsmet İnönü’nün nasıl bir samimiyete sahip olduğunu bana asla açıklayamazsınız.

Kopyalayabilir, çalabilir ya da ben yazdım diyebilirsiniz.